Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aralık 02, 2008, 05:41:04 ÖS

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Profil Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt
+  Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com
|-+  İslamı Öğreniyorum ( Bölüm Yöneticileri: AzRa - Kul Ahmedd )
| |-+  İslam'ın Şartları - Rükûnleri
| | |-+  Oruç
| | | |-+  11 Ay'ın Sultanı RAMAZAN (Moderatörler: Zemheri__, hakikat)
| | | | |-+  Ramazan ayı, kendimizi yetiştirme ayı
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Ramazan ayı, kendimizi yetiştirme ayı  (Okunma Sayısı 80 defa)
Gül'e Hasret

Bint-i Mennani
Editör
******


Teşekkür: 610
Online Online

Mesaj Sayısı: 2859

Her hasretin,bir vuslatı vardır...


« : Ağustos 24, 2008, 10:36:03 ÖS »


Günümüz iSLAM Toplumuna şöyle bir göz atıldığında, birlik içinde olması gereken bu toplumun derin ayrılıklar içinde olduğu görülecektir.

Ama, aynı zamanda, bu ayrılıklara karşın, müslümanların, Kitapları Kur’an’a bağlılık konusunda birlik içinde oldukları da görülecektir. Zahiren, müslümanlar birbirlerini Kur’an’a göre yaşamaya çağırmaktadır. Kur’an gece gündüz okunmakta, tecvid üzere okunması konusunda azami titizlik gösterilmekte, güzel Kur’an okuma yarışmaları düzen-lenmektedir. Kur’an’î mesaja ilişkin ciltler dolusu kitaplar yayınlanmaktadır. Camilerde ve dini toplantılarda Kur’an’ın üstünlüğü konusunda nutuklar atılmaktadır. ‘Kur’an mucizesi’ konusunda hemfikir olmayan yok gibidir.

Ancak, daha yakından bakıldığında, bütün bu güzel nutuklara ve törenlere, yayınlanan kitaplara, sarfedilen çabalara karşın Kur’an’ın müslümanlar üzerinde çok fazla etkili olmadığı da anlaşıla-caktır.

Müslümanlar Kur’an’ı okumaktadır-lar, ancak, ne kalplerinde bir kıpırdama ne gözlerinde yaş ve ne de hayatlarında bir değişme görülememektedir. Kur’an bu insanlara etki etmiyor gibidir.

Oysa Kur’an’la ilk kez muhatap olanların durumlarıyla, günümüz müslü-manlarının bu durumu arasında kesin bir çelişki gözlemlenmektedir. O ilk nesil, Kur’an’î mesaj karşısında gözyaşlarını tutamamış, kalpleri atmaya, bedenleri titremeye başlamıştı. Bununla da kalmamış, hayatları hal ve hareketleri tümüyle değişmişti. Düşünce yapıları, hayata bakış tarzları değişmişti. Yalnızca fert olarak değil, toplum olarak değişmişlerdi. Kur’an’ın vahyedilişini izleyen 100 yıl boyunca bu değişiklikler yaşanmıştı. Kur’an’î mesajın özü olan la ilahe illALLAH çağrısı onları evlerinden dışarıya çıkarmış, bu çağrı, dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar ulaştırılmıştı. Kur’an’ın mucizesi ve etkisiydi bu.

Oysa günümüzde, Kur’an’ı okuyan, ona bağlı olduğunu iddia eden fert ve toplumlarda bu tür değişiklikler görülemiyor. O zaman insanın aklına şu soru geliyor. Acaba Kur’an insanları ve toplumları değiştirme gücünü mü yitirdi? Yoksa biz Kur’an’î gerçeği mi yitirdik? Bugün iSLAM toplumunun karşı karşıya bulunduğu en can alıcı sorun budur.

Inanıyoruz ki, Kur’an, kalpleri, zihinleri ve insanları harekete geçirme, onları değiştirme gücünü yitirmemiştir. Sorun Kur’an’da değil bizdedir. Kur’an’a gösterdiğimiz zahiri bağlılığa karşın, bizler Kur’an’î gerçeği yitirmiş bulunuyoruz. Öyleyse oturup, Kur’an’ın ne olduğunu, Kur’an’a göre yaşamanın ne anlama geldiğini araştırmamız gerekiyor.

Kur’an bildiğimiz kitaplara benzemez. Kur’an’da Yaratıcı bizimle konuşur. Kur’an’la geçirilen zaman, bir anlamda, ALLAH ile geçirilen zaman demektir. Kur’an’la muhatap olan ilk nesil, ALLAH’ın kendileriyle, Kur’an ayetleri aracılığı ile konuştuğuna kesin olarak iman etmişlerdi. Bu nedenle de onlar ALLAH’ın kendilerine söylediklerine kayıtsız kalamıyorlardı. Onlar Kur’an okurken ve dinlerken ALLAH’ın varlığını içlerinde hissediyorlardı. Daha önce Yaratıcıya kayıtsızlık içinde olan insanlar şimdi ona kesin olarak iman ediyorlardı. Ikinci olarak, Kur’an onlar için bir tarih kitabı değildi. Ayetler, onlar yaşarken vahyediliyordu. Kur’an’ın getirdiği her mesaj onların hayatları ve sorunlarıyla yakından ilişkiliydi. Daha da önemlisi Kur’an onlar için iki kapak arasına sıkıştırılmış bir ‘kitap’ değildi. Yıllar boyu, bizim sahip olduğumuz gibi bir kitapları olmamıştı. Onların sahip olduğu şey Kur’an’ın vahyedicisine kesin bir teslimiyet duygusuydu. Onlar dilbilgisi(gramer) ve dilin incelikleri konusuna takılıp kalmıyorlardı. Bizim şu anda sahip olduğumuz ciltler dolusu tefsirlere ve kitaplara da sahip değillerdi. Fakat onlar Kur’an’î mesajın özünü, insanı neye çağırdığını çok iyi kavramışlardı.

Ayrıntıları bir yana bırakacak olursak, Kur’an’ın onlardan tek bir talepte bulunduğu görülür: Alemlerin Rabbına tam bir teslimiyet içinde olmak ve sahip oldukları her şeyi O’na adamak. Bir kez Kur’an’ın ALLAH sözü, ALLAH’ın da, insanların yegane Rabbı ve Yaratıcısı olduğunu kabullendikten sonra, insanın, sahip olduğu şeyler hakkındaki tüm iddialarından vazgeçmesi gereklidir. Kur’anî mesajı kabul ettikten sonra, ‘bu el benim elim, bu gözler benim gözüm, bu beden benim bedenim, bu mal ve servet benim malım ve servetim’ deme hakkı yoktur. Çünkü ‘ALLAH inananlardan, mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır.’ (9/111).

Işte bu nedenlerdir ki, Kur’an yalnızca okunmak için var olan kitap değildir. O insanları, ALLAH’a teslim olmaya çağırmaktadır. ALLAH bizi Kur’anî gerçek ve doğru yol(hüda) konusunda insanlara şahit olarak seçmiştir. Klasik anlamda, yalnızca ‘takva ve teslimiyet’ yetmemektedir. Kur’an’ın ilk mesajı ‘IKRA’(OKU) idi. ‘Rabbının adına oku.’ Bu devrimci bir mesajdı. Bununla bütün bilgilerin, eylemlerin, hayatın Yaratan Rab adına olması gerektiği vurgulanmak isteniyordu. ‘Oku’ emri ile kasdedilen yalnızca, koltuğa oturup okumak değildi. Kur’anî mesajın insanlara ulaştırılması kasdediliyordu. Ardından ‘Kalk ve uyar ve Rabbını yücelt’ mesajının gelişi de bunu vurguluyordu. Bugün bizim uzun uzadıya kafa yorduğumuz gereksiz ayrıntılar yoktu o zaman, yine bugün bizim bir bütün olarak okuduğumuz Kitap yoktu o zaman.

Işte ilk muhataplarını yepyeni bir kimliğe büründüren bu Kur’anî  mesaj sayesinde, Mekke’nin tüccar ve esnafı, Arabistan’ın çobanları ve Medine’nin ziraatçıları yüzyıl içinde insanlığın önderleri olmuşlardı. Onları bu denli değiştiren şey neydi?

Onları değiştiren şey, Kur’an’a yalnızca okunacak ve hayran kalınacak bir kitap olarak bakmamaları; insanı tüm varlığı ile Yaratıcıya teslim olmaya, Kur’anî mesajı tüm insanlığa ulaştırmaya çağıran bir dava ve amaç anlayışına sahip olmalarıydı.

Kur’an bir ışıktır. Bu ışık ihtiyaç duyan herkese ulaştırılmalıdır. Kur’an bir zikir(hatırlatma/öğüt)dir. Bu zikir her eve, öğüt almak isteyen her kadına ve erkeğe götürülmelidir. Bunu yapmak bizim görevimizdir. Işte bu anlayış sayesindedir ki, Kitabın ilk muhatapları, kısa sürede dünyaya egemen olan, yerinde duramaz ve dinamik bir topluma dönüşmüştü.

Ne yazık ki, bugün, iSLAM toplumu olarak, Kur’anî özün bu üç özelliğini kaybettiğimiz söylenebilir. Evet bizler de Kur’an okuyoruz, ama, geçmişe ait bir kitap gibi, bir tarih kitabı gibi. Kendimizi onunla tedavi etmek istiyoruz, ancak, ona yalnızca fiziki hastalıklarımız için başvuruyoruz. Kur’an bizim için yaşaya bir kitap değil. Kur’an’ı okurken, ALLAH’ın bizimle konuştuğunun bilincine varıyor muyuz?

Hz. Muhammed (a.s.)’in son pey-gamber olduğuna ve ondan sonra pey-gamber ve kitap gelmeyeceğine nasıl inanıyorsak, şuna da kesin olarak inan-malıyız ki, Kur’an, 1400 yıl önce, insan-lık ve insanlığın sorunlarıyla nasıl ilgili ise bugün de aynı şekilde ilgilidir. Kur’an’ı yaşamak istiyorsak şu üç şeyi akıldan çıkarmamalıyız:

Birinci olarak, hayatımız Kur’an’la değişecektir. Ibrahim (a.s.)’in deyişiyle, ‘Ben yüzümü gökleri ve yeri Yaratana çevirdim’ (6/79). Ikincisi, Kur’an bizden canımızı ve sahip olduğumuz her şeyi istemektedir. Bizim kulluğumuz, hayatımız, ölümümüz, hepsi Alemlerin Rabbı ALLAH içindir (6/162). Üçüncü olarak, tüm yanlış hal ve hareketlerimizi değiştirmeye hazırlıklı ve istekli olmamız gerekmektedir. Ilk nesil devamlı olarak kendilerini değiştirmeye ve Kur’an’ın emirlerini uygulamaya çağrılıyordu. ‘Rabbı ona ‘teslim ol’ dediğinde. ‘Ben Alemlerin Rabbına teslim oldum’ dedi’ (2/131).

Bugün bizim hayatımızda tek bir hedefimiz yok. Namazlarda bir kıbleye dönüyor olabiliriz. Ancak hayatımızda bir çok kıbleler var. Hayatlarımız topyekün olarak Yaratıcıya adanmış değil. Hayatımızı bir çok bölümlere ayırmış durumdayız. ‘Şu kadarı ALLAH için, şu kadarı dünyevi amaçlar için’. Ve nihayet Kur’anî mesajın özünü yitirmişiz. Diğer dinlere benzetmişiz dinimizi. Bu konuda Kur’an’ın verdiği örnek ne kadar çarpıcıdır. Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir.’ (62/5).
Kur’an bize yalnızca belirli hükümleri öğreten bir kitap değildir. O bize bir görev yüklemektedir. Bu görevi unutur ve ALLAH ile aramızdaki ahdi bozarsak, kalplerimiz katılaşır ve Kur’an’dan gerçek yarar sağlamamız mümkün olmaz. O zaman da ilk muhataplarını gözyaşlarına boğan, onların hayatlarını değiştiren Kur’an ayetleri bizim üzerimizde hiç bir etki göstermez. Kur’an bunu açıkça anlatmaktadır: ‘Gerçekten, indirdiğimiz beyyinatı (açık ayetleri) ve hüdayı (doğru yol rehberi), Kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, ALLAH onlara lanet eder. Lanetçiler de onlara lanet ederler. Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği açıklayanlar müstesna. Işte onların tevbesini kabul ederim.’  (2/159).
Oysa bizler bugün hastalıklarımızı yanlış teşhis ediyor ve çareyi başka şeylerde arıyoruz. Kur’an bu konuda da şunları söylüyor: ‘Sizler kitabın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Içinizden bunları yapanların karşılığı bu dünya da zillet ve rezilliktir. Onlar ahiret günü de müthiş bir azaba uğratılacaklardır.’ (2/85).
Bugün iSLAM Toplumunun dünyadaki yerine bakıldığında, Kur’an’ın bu ayetiyle, ne kadar açık bir gerçeğe işaret ettiği kolayca görülecektir.

Pekala Kur’an’a göre yaşamak nasıl olacaktır? Yalnızca yanlışları ortaya koymak yeterli değildir. Ya da Kur’an üzerinde ayrıntılı çalışmalara, bilimsel ve akademik araştırmalara girişmek de değildir. Yapılacak ilk iş, kişinin kendisini ALLAHu Teala’ya adamasıdır. Tüm hayatımızın bize değil, ALLAH’a ait olduğuna karar vermemizdir. Sahip olduğumuz her şeyin(yeteneklerimizin, enerjimizin, zihnimizin, kalbimizin, kalemimizin ve dünyevi servetimizin) O’na ait olduğuna karar vermemizdir. Yaratıcı ile yapılmış olan anlaşmaya sadık kalacağımıza söz vermemizdir. (ALLAH inananlardan canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almıştır). ‘Ve sen ahdini yerine getir ben de ahdimi yerine getireceğim’ (2/40).İkinci olarak, Kur’an’la arkadaş olmalıyız. Onu yanımızdan hiç ayırma-malıyız. Küçücük bir zamanımız da olsa onu Kur’an’la geçirmeye çalışmalıyız. Bununla, yalnızca Kur’an’ı kıraat etmeyi (yüzünden okumayı), hatmetmeyi ya da entellektüel ve bilimsel çalışmaları kasdetmiyoruz. Demek istediğimiz şu: Kur’an’dan ne kadar az öğrenirsek öğrenelim, onu özümlemeliyiz. Kur’an içimize işlemeli. Tek bir ayet bile okursak, o ayetle, ALLAH’ın bizimle konuştuğunu hissederek okumalıyız. Ve bizden ne istendiğini anlamaya çalışmalıyız. Kalbimizi ayetlere açmalıyız. Anlamaya ve ona göre davranmaya istekli olmalıyız.

Üçüncü olarak, ALLAHu Teala’nın bize yüklemiş olduğu amaca kendimizi vermeye çalışmalıyız. Yeryüzünde ALLAH’ın doğru yolunun emanetçiliği, insanlara karşı örnek ve şahit toplum olma görevi ve Kur’anî mesajın tüm insanlara eksiksiz anlatılması ve ulaştırılması amacına hayatımızı adamalıyız.

Kanımızca, bu üç hususa riayet ettiğimiz takdirde, Kur’an’a daha fazla yaklaşmış olacağız. Sanıldığı gibi, Kur’an’ı yaşamak zor bir iş değildir. Çünkü ALLAHu Teala bizden gücümüzün üzerinde bir şeyi, imkansız olan bir şeyi istemez (2/286). Kur’anî davanın kolay olmadığı da bir gerçektir. Nitekim Kur’an bu  konuya değiniyor ve şöyle diyor: ‘ Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete girebileceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunlar beraber inananlar ‘ALLAH’ın yardımı ne zaman’ diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. Iyi bilin ki ALLAH’ın yardımı yakındır’ (2/214) Inanıyoruz ki bu işte ALLAH’ın yardımı her zaman bizimle birlikte olacaktır. ‘Yollarımızda çalışıp-çaba gösterenleri, elbette yollarımıza ulaştırırız.’ (29/69)
Bütün mesele ilk adımı atabilmektir. Bunun bir çok örnekleri vardır. Tek kişiyle başlamış olan nice hareket, düşünce, sonradan insanlığın büyük bölümünce kabul görmüş ve dünyaya egemen olmuştur. Bunun en güzel örneği de bizzat Rasulullah’ın başlatmış olduğu harekette görülmektedir.

Bizim kararlılığa, sabıra ve gayrete ihtiyacımız vardır. Kur’an bizden paramızı, malımızı, zamanımızı, enerjimizi, bilgi ve becerimizi ve yeteneklerimizi istemektedir. Ve biz kendimizi bölemeyiz. ‘Şu kadarı kendim için, bu kadarı ALLAH için’ diyemeyiz. Bu bir iman sınavıdır. ‘Inananlar onlardır ki, ALLAH’a ve rasulüne inanırlar ve şüphe etmezler. Ve ALLAH yolunda malları ve canları ile mücadele ederler. Onlar sadık olanlar.’ (49/15).
Kalem Dergisi
 
Logged

"Zulmedenler yakında nasıl bir inkîlabla devrileceklerini göreceklerdir !"
[Şu'arâ - 227]
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Kendimizi Okuyarak İşe Başlamalı Haftaya Bakış mucahide 0 154 Son Mesaj Aralık 09, 2006, 02:12:05 ÖS
Gönderen: mucahide
Katil yetiştirme yurdu! Haftaya Bakış yusufkerem 0 117 Son Mesaj Ocak 22, 2007, 12:16:50 ÖS
Gönderen: yusufkerem
Önce Kendimizi Tanimaya Calisalim... Serbest Kürsü ruya 0 97 Son Mesaj Mart 21, 2007, 06:13:48 ÖS
Gönderen: ruya
RAMAZAN VE RAMAZAN’A MAHSUS İBADETLERİMİZ 11 Ay'ın Sultanı RAMAZAN ~ HAFIZ 05 ~ 5 231 Son Mesaj Eylül 14, 2007, 10:59:50 ÖÖ
Gönderen: ~ HAFIZ 05 ~
Üç aylarda camileri değil, kendimizi süsleyelim... Hutbe - Vaaz ve Nasihatler ..:: EBRAR ::.. 5 243 Son Mesaj Ağustos 27, 2008, 09:02:05 ÖS
Gönderen: reyyan

|Site Map|Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Home
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
SMF Theme By: MPDesignZ.com

Dost Sitemiz: ZeynepDer.Org

Valid XHTML 1.0 Transitional