Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
Ağustos 20, 2018, 11:02:32 ÖS

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Profil Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt
B O Y K O T   Ü R Ü N L E R I
+  �mmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com
|-+  Hz.Peygamberimiz (S.A.V.) - Sahabeler – İslam Önderleri
| |-+  İslamın Önde Gelenleri
| | |-+  ŞEYH SAİD KİMDİR ?
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: ŞEYH SAİD KİMDİR ?  (Okunma Sayısı 2720 defa)
Güle Hasret

Onursal Üye
*******

DUA : 834
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3405


« : Haziran 28, 2009, 12:59:47 ÖS »


Şeyh Said'in kökleri üç kuşak ötede, dedesi Şeyh Ali ile bölgede din sahnesine çıkıyordu.
Şeyh Ali, Mevlana Halid'in öğrencilerindendi. Bağdatlı lakabıyla da tanınan Mevlana Halid, 1776-1827 yılları arasında yaşadı. Nakşibendî şeyhi ve Nakşibendî tarikatını Kürtlere aşılayan kişiydi. Şam'da oturuyordu. Ama Kürtler arasında ve İstanbul'da etkin bir taraftarı vardı. Mevlana Halid şairdi. Şiirlerinden derlenen Divanı, ölümünden sonra 1844 yılında İstanbul'da yayınlandı. Şeyh Ali, Mevlana Halid'in Şam'daki dergâhında eğitim gören öğrenciler arasında özel olarak ilgilendiği 118 gençten biriydi. Bir öteki ise Seid Abdulkadir'in dedesi Seid Taha idi. Daha sonra mantık, felsefe, matematik ile din bilgisi konularında özel eğitime tabi tutulup, üst düzeyde bir programla yetiştirilen Nakşibendî halifesi oldular. Değişik bölgelerde görevlendiler.
Mevlana Halid, Şeyh Ali'yi Diyarbakır'ın Lice ilçesine gönderdi. Genç şeyh orada imamlığa başladı. Birkaç yıl sonra oradan ayrılıp kuzeye geçti. Palu'nun Kelhası ve Ekrak köylerinde imamlık yaptı. Şeyh Ali Kelhası'da evlendi ve aile hayatına karıştı.

Şeyh'in; Mahmut, Hasan, Hüseyin ve Mehmet adında dört oğlu dünyaya geldi. Şeyh Ali oğullarını da aile geleneğine göre dergâh ve medreselerde okuttu. Mezuniyetten sonra her biri imam olarak bir yana dağıldı.
Şeyh Mahmut Erzurum'un Hınıs ilçesine bağlı, zamanla büyüyüp kasabanın mahallesi haline gelen Kolhisar Köyüne yerleşip imamlığa başladı. Kolhisar'da evlendi ve burada yedi erkek evlat büyüttü. Şeyh Mehmet Said, Bahaddin, Gıyaeddin, Necmeddin, Tahir, Mehdi ve Abdürrahim.
Dini dergâh ve medreselerde eğitim gören yedi kardeş arasında Mehmet Said öne çıkacaktı.

Şeyh Said'in doğum tarihi
Kürtler'in, doğumları kayıtlara geçirme alışkanlıkları yoktu. Bu yüzden Şeyh Said'in doğum tarihide belirsizlik taşıyordu. Bazı kaynaklar 80 yaşındayken idam edildiğini belirtiyor. Buna Kürt yazar Musa ANTER'de katılıyor. Ve 80 yaşında idam edildiğini yazıyor. Ancak torunu Abdulmelik FIRAT bir röportajında 61 yaşında idam edildiğini yazıyor.

Şeyh Said'in şemali
Şeyh; uzun boylu, esmer tenli, narin yapılıydı. Temizlik ve şıklığa özen gösteriyor, gabardin şalvarın üstüne, önü ibrişim işlemeli “Halep işi kırk düğme” yelek ve onun üstüne de pelerin giymeyi seviyordu. Ağarmış, apak olmuş sakalını kınalıyor, kızıl parıltı veriyordu. İslamiyet'te kına ve erkeklerin gözaltına sürme çekmesi sünnetti. O da Kürt erkekleri arasında yaygın olan modaya uyarak, ağarmış sakalını kınalıyor, kirpiklerinin altına sürme çekiyordu.

Şeyh Said'in eğitimi
Şeyh Said Medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din tedrisinden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesi ile mantık derslerini okumuştu. Arapçayı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.

1925'te Diyarbakır'daki sorgusu sırasında eğitimi konusunda şöyle diyordu: Muş, Malazgirt ve Palu'da eğitim gördü. Palu'da amcam Şeyh Hasan yanında, Muş'ta Mehmet Efendi, Malazgirt'te Dev Abdülhalim ve Hınıs'ta Musa Efendi'nin yanında Medrese de okudu.
Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş, tanınmış bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîliğin “Postnişinliği” ni eklemişti.

Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı, zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında “Peze ner” denilen “Kısır koyun” ticareti yapıyordu. Satın aldığı toklu koçları (hogeç), yaz ayları boyuncu Bingöl Yaylalarında otlatıyor; sonbaharda “Aşağı Memleket” diye bilinen Musul, Kerkük, Şam ve Halep pazarlarına götürüp satıyordu. Ticaret nedeniyle Güney Bölgelere yaptığı seyahatler bir bakıma kendisi için dostlukları pekiştirme vesilesi oluyordu. Sürünün ardından, Kürt önde gelenlerini ziyaret edip, konaklaya konaklaya pazar şehre gidiyordu. Dönüşte başka bir yol izleyerek; görüşmeler yapıyor, dostlarıyla buluşuyordu. İlerleyen yaşlarında ticareti büyük oğlu Şeyh Ali Rıza'ya bırakıyor, bu sayede okuma ve toplumsal olaylara daha çok zaman ayırma imkânı buluyordu.

Kayıtlı
Güle Hasret

Onursal Üye
*******

DUA : 834
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3405


« Yanıtla #1 : Haziran 28, 2009, 01:01:05 ÖS »

ŞEYH SAİD'İN YARGILANMASI VE MAHKEME İFADESİ

Şeyh Said ve arkadaşlarının davası, 26 Mayıs 1925 Salı günü Seyid Abdulkadir'in yargılandığı sinema salonunda başladı. Dekor aynıydı. Yukarıda kalan sahne, Türk Bayraklarıyla süslenmişti. Mahkeme heyetinin sıralanıp oturması için, yarım ay biçiminde yüksekçe bir kürsü inşa edilmişti, sahnenin ortasına. Salondaki tek fark, sinema kamerasıydı. Bir alıcı makine, duruşmayı başından sonuna kadar filme alıyordu.

Dışarıda, Seyid Abdulkadir'in duruşması sırasında alınan önlemler, birkaç kat arttırılmış, sıradan insanlar için ürküntü verecek boyuttaydı. Şehir, birkaç kat kuşatılmış, yollar, kavşaklar silahlı askerlerce tutulmuş, yargılamanın olduğu sinema salonu ise etten ve silahların çeliğinden oluşan bir duvarın ardına alınmıştı. “Durumu şüpheli” görülen insanlar, semte yaklaştırılmıyor, köylüler arka sokaklara sürülüyorlardı.

Ama mahkemenin “adil ve usulüne uygun” işlediğine ilişkin görüntü unutulmamıştı. Yargılamanın halka açık olduğunun göstergesi olarak, arka sıralara, Diyarbakır'daki devlet görevlileri ile yakınları arasından özel olarak seçilmiş sivil giyimli “ izleyiciler” yerleştirilmişti.

Kimliklerin bir kez daha saptanmasından sonra iddianame okunmaya başlandı. Kalabalık isyancı grubuna ilişkin iddianame kısaydı. Siyasi içerikten uzak, “kriminal bir suçlama” niteliğindeydi. İddianamede, bütün dünyanın bildiği bir isyanın çıktığı anlatılıyor, ama nedeni açıklanmıyordu. İsyanın iç ve dış kışkırtmalar sonucu meydana geldiği de anlatılıyordu. İddianamenin sonunda isyanın amacı “din siperi altında irticai bir bölücülük hareketi” olarak tanımlanıyordu.

İddianamenin okunmasından sonra sorgu başladı. Şeyh Said, sorguda ilk sıradaydı. Yargıç, soru sorarken olağanüstü kibardı. “Siz” ya da “Şeyh Efendi” diye hitap ediyor, onu saygın yere oturtan deyimlerle konuşuyordu. Öyle ki, bu manzaraya tanık olanlar, rahatlıkla “Şeyh biraz sonra buradan çıkıp köyüne dönecektir” diye düşünebilirdi.

Yargıç nerede, ne zaman ve kimin yanında öğrenim gördüğünü sorarak işe başladı. Bunu isyana ilişkin sorular izledi. Yargıçla Şeyh Said arasında geçen diyalogu, tutanakların açıklanan kısmından bir özeti:
Kayıtlı
Güle Hasret

Onursal Üye
*******

DUA : 834
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3405


« Yanıtla #2 : Haziran 28, 2009, 01:02:09 ÖS »

“- İsyan hareketini nasıl düşündünüz? Size ilham mı geldi?

—Hâşâ, ilham gelmedi. Kitaplarda gördüm ki, imam şeriattan saparsa isyan vaciptir. Hükümete şeriat sorununu anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının uygulanmasını isteyecektik. Allahu Teala'nın kaderi beni bu işe düşürdü. İçine bir düştüm, bir daha çıkamadım.

—Buyurdunuz ki, imam şeriattan saparsa isyan vaciptir. Bunun şartı yok mu?

—Şartını bilmiyorum. Şer'an vaciptir deniliyor.

—Bu halin imamdan kaynaklanmasına bir Müslüman isyan eder mi?

—Benim niyetim böyle değildi. Şeriye şartlarını uygulamazsa dedim.

—Demek ki siz, şeriattan sapma olduğu için kıyam ettiniz. Amacınız ne idi?

—Kitap, kıyam vaciptir diyor. Kitap, cinayet, zina, müskirat gibi durumları yasaklıyor. Hepimiz Müslümanız. Türk, Kürt ayrımı yoktu.

—Şeyh Efendi, onları bırakın. Özellikle kıyamın nedenini söyleyiniz.

—Piran' da bir olay oldu. Çatışma çıktı. Bu da bana mal edildi. Hâlbuki ben teğmene üç defa rica ettim. Adamlar nikâhları üzerine yemin etmişler, ısrar etmeyin dedim. Sonra sekiz tanesini bırakmış, ikisini tutuklamışlar. Olay patlak verince ben köyden çıktım. Sonra işin içine köylüler karıştı; ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadım.

—Şeyh Efendi, Piran'a gelmeden önce din meselesinden dolayı kıyamı düşünüyor muydunuz?

—Kalbimde düşünüyordum. Fakat savaşla değil, broşürler yazıp meclise göndererek, yasaların şeriata uygun düzenlenmesini istemeyi düşünüyordum.

—Niçin yapmadınız?

—Bu konuda önce bilimsel araştırmalar yapayım dedim. Fakat kader beni Piran'a sürükledi. Piran olayı çıktı; önünü alamadık.

—Şeriat uygulanmadığı için isyanı çıkardınız, öyle mi?

—İmam eğer şeriatı uygulamazsa dedim, bu, şeriata göre isyanın gerekçesidir. İsyan meydana geldikten sonra, hiç olmazsa günahkâr olmayız dedim.

—Müslümanların kardeş olduğunu söylediniz. Müslümanın Müslüman üzerine “kıtal” göndermesi caiz mi?

—Evet, birbirinin kardeşidir. İmama kıyam etmek, muharebeyi itna etmez mi? Kitap öyle diyor.

—Müslümanlar kardeş olduklarına göre, nasıl birbirinin üstüne sevk ettiniz?

—Hz. Ali'nin savaştıkları da Müslüman değil miydi? Yine kardeş kalırlar.

—Kıyam vaciptir buyurdunuz. Küffar Kur'anı çiğnerken cihat nedir?

—O da cihattır. Beli, farzdır.

—Yunanlılar memleketimizi işgal ederken, topladığınız o 4 bin kişi ile üstlerine yürümediniz.

—O zaman çok perişandık. Zamanımız olsaydı durmazdık. Balkan savaşına katılmak istedik, istemediler. Bu savaşta muhacir, fakirdik.

—İsyanı kimlerle nerede hazırladınız?

—Önceden hazırlık yoktu. Piran olayı ile alevlendi. Biz de içine düştük ve işe başladık. Ben Lice'ye geldim. Kimseye bir şey söylememiştim.

—Oğlunuz Ali Rıza İstanbul'dan geldikten kaç gün sonra isyan oldu?

—Yaklaşık bir ay sonra.

—Oğlunuz İstanbul'da isyan olayını kimlerle konuştu ve size ne haberler getirdi?

—İsyan meselesini İstanbul'da işitmemiş. Hatta Halit Bey'in tutuklandığını Erzurum'da oğlundan duymuş.

—Oğlumuz İstanbul'dan geldikten sonra, herhalde şeriat şöyle böyle olmuş diye bir şeyler söylemiştir.

—İstanbul'da Hınıs Kürtlerinden birine misafir olmuş ve Seid Abdülkadir Efendi'yi ziyaret etmiş.

—İstanbul'a ne amaçla gitmişti?

—Halep tüccarlarına mal satmıştı.

—Oğlunuz İstanbul'dan döndükten sonra nerede buluştunuz?

—Şuşar'da.

—Jandarma geldi, adam vuruldu, bu isyan çıktı dediniz.

—Jandarma vurulmasaydı, kitapla görevimi yapacaktım.

—Jandarma görevini yapıyor diye bütün halkı ayağa kaldırıyorsunuz.

—Hayır, bence bir şey yoktu. Jandarmaya, bunlar teslim olmamak için yemin etmiş, siz ısrar ediyorsunuz, yapmayın dedim.

—Nasihatinizden sonra bir şey oldu mu?

—Vuruştular.

—Vurdular diye, size ne oldu da halkı ayaklandırdınız?

—Ben köyden çıktım, gittim. Ayaklanma koptu; olunca da ben başına geçtim.

—Ayaklanma oldu da, ondan sonra mı başına geçtiniz?

—Ben Darahini'ye gelmeden önce muhasara başlamıştı.

—Şeyh Efendi, isyanın nedeni jandarma değildir. Propagandalar, açıklamalar yapılıyormuş.

—Jandarmalar olmasaydı, kitapla belki bir sene sonra olurdu, belki altı ay sonra olurdu. Yahut olmazdı.

—Jandarma meseli düşüncelerinizi eyleme dönüştürdü. Olmasaydı, altı ay sonra olurdu değil mi?

—Hayır, jandarma olmasaydı, belki olmazdı. Allan kader saydıysa olurdu.

—Her şeyi kaza ve kadere mal ediyorsunuz. Sizin iradeniz yok muydu?

—Hayır, irade de var. Ben boş değilim. Benim de dahlim var. İnkâr edemem.

—İsyanı tek başınıza başlattığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi teşvik edenler vardır.

—Ne içerden, ne de dışardan teşvik eden yoktur. Hariçten dediğim ecnebilerdir.

—Demek ki ayaklanma ve isyanı yalnız zat-ı âliniz düşündü.

—Evet, benim fikrimde vardı. Bilim adamlarını, düşünce sahiplerini göreyim dedim. Din kalkmış, maneviyat unutulmuştu. Bunları isteyelim dedim. Öyle ümit ediyorduk.

—Bunlarla görüştünüz mü?

—Görüşmedim. Zaman kalmadı. Bu olay meydana geldi.

—Mektuplarınızda , 'Emirülmücahidin' kullanıyorsunuz. İnsan kendi kendine Emirülmücahidin adını alır mı?

—Emirlere, 'Emirülmücahidin' yazıyordum. Büyüklüğü kendime layık görmedim. Sonra Hadimülmücahidin'i kullandım.

—Alacağınıza inanarak mı Diyarbakır'a hücum ettiniz?

—Diyarbakır'a hücum taraftarı değildim. Fakat bazı kimseler istedi.

—Kimler?

—Hanili Halit Bey taraftardı.

—Alamayacağınızı bildiğiniz halde neden hücum ettiniz?

—Birkaç savaş olmuştu. Başarı Kürtlerde idi. Yine öyle olur sandık. Fakat olmadı.

—İçerden bilgi alıyor muydunuz?

—Diyarbakır içi ile alışverişimiz yoktu. Yalnız halkın çoğunun dine eğilimli olduğunu biliyorduk.

—Yani ümitvardınız?

—Ümitvardık. Halktan ümitvardık.

—Cemil Paşazedeler ve Necip Bey neye eğilimliydi?

—Ben kimseyi tanımam. İşittiğime göre, Nakip Cemil Paşalar şeriata meyyaldardır diyorlar. Seninle birlikte olur diyorlar. Ama kendisini hiç tanımam.

—Böyle önemli bir istihbarat araştırılmaz mı?

—Haddi hesabı olmayan yalanlarda söyleniyordu. Muş, Bitlis işgal olmuş diye haberler geliyordu. Sonra yalan olduğu ortaya çıkıyordu. Ne postamız, ne de irtibatımız vardı.

—Hiçbir şey yokken, bu kadar ümmet-i Muhammed'in kanını dökmek caiz mi?

—Zaten olmuştu. Darahini'ye hücum etmişlerdi.

—Elazığ'a saldıran kuvvetlerin komutanı kimdi?

—Şeyh Şerif'i tayin etmişti. Odur.

—Başka kimdi kumandanların?

—Gazik cephesini de Şeyh Şerif'e vermiştim. Palu'ya kadar gidebilirsin dedim. Melekanlı Şeyh Abdullah'ı Gırvas ve Muş ceplerine tayin ettim. Şeyh Hasan'ı da Kiğı cephesine verdim. Şeyh Hasan burada yoktur. Kumandanlar; ağalar, muhtarlar, aşiret mensuplarıydı. Benim düzenli ordum yoktu.

—Diyarbakır'ı alma amacınız ne idi?

—Rızkımız, nasibimiz, o tarafa gelmişti. Diyarbakır'ı aldıktan sonra ileri gelenlerle toplanıp, hükümetle müzakere yapacaktık.

—İsyandan önce hükümete başvursaydınız ya!

—Vaktimiz olmadı.

—Hükümet taleplerinizi kabul etseydi ne olurdu?

—Günahtan kurtulurduk. Evimizde otururduk. Hükümet isteklerimizi kabul etseydi, hicret isterdik. Hicret izni vermeseydi, günah bizden gider. Otururduk.

—Bir mektubunuzda 'fetih' kelimesini kullanıyorsunuz. Anlamı ne bunun?

—Her neresi alınırsa, fetih deriz…

—Fetihten sonra bağımsız bir Kürdistan krallığı ilan edecektiniz, öyle mi?

—Krallık bizim niyetimizde yoktu. Şeriat kurallarını uygulama idi. Ben ne başkanlık kabul ederdim, ne de elimden gelirdi.

—Buradaki bildiriyi biliyor musunuz?

—Ondan haberim yok. Kim yazmış bilmiyorum.

—Diyarbakır'dan sonra hükümet tekliflerinizi kabul etmeseydi, çekip gidecektiniz, öyle mi?

—Sonucun nasıl olacağını düşünmedim. Milletvekillerinin büyük kısmı dindardır. İsteklerimizi kabul eder, medreseleri açarlar dedik.

—Türkiye Cumhuriyeti askerleri, Müslüman askerleri bizi mahvederler diye düşünmediniz mi? Bu kuvveti size veren nedir?

—Kanıtımız yoktu. Bu kadar askerin hızla gönderilebileceğini sanmıyorduk.

—Sonra anladınız, öyle mi?

—Beli, şimdi anladım.

—Bu isyanın esası nedir?

—Esasını kime atfedeyim?

—Lice'ye yazdığınız mektuba göre önceden düşünmüşsünüz.

—O yazı benim değildir. İmza da benim değildir. O ifade zaten benim değildir.

—İsyana ben karar verdim, dediniz. Bu havalide sizi tanıyan kimse olmadığına göre, nasıl Diyarbakır'a hücum ettiniz? Herhalde bunlar önceden düşünülmüş, karar verilmiş şeyler…

—O olay oldu. Ben önce vardım. Allahuteala'nın kaderi oldu. Ben içinde idim. Eğer düşünülmüş, planlanmış bir şey varsa zaten biliniyor.

—İsyan ettiğin zaman, Türk askerlerini Müslüman askeri olarak mı gördün, yoksa kâfir askeri mi?

—Müslüman askeri olarak telakki ettim.

—İslam içinde sizden bilgin yok mu? Varsa neden sadece siz düşünüyorsunuz?

—Âlim elbette çoktur.

—Bunlar yapılmıyorsa, onlar neden talep etmiyorlar?

—Ne kadar ehli şeriat varsa hepsi talep ediyor. Fakat canından, malından korkuyorlar.

—Bunların içinde âlimi ve cesuru sen misin?

—En âlimi ben değilim, fakat tehlikeye atılan benim.

—Memleketinizden hangi ayda çıktınız?

—Kanuni Evvel'de (Aralık) çıktım.

—Sizin durumunuzda olan (yaşlı) biri, kışın en şiddetli zamanında çıkar mı?

—Günde üç saatten fazla gitmiyorduk. Yerler müsaitti. Odun, ateş çoktu.

—İlkbahar, yazın ya da sonbaharda çıksaydınız, sizin için daha iyi olmaz mıydı?

—Yazın, ziraat ve ticaretle meşgulüz. Kışın iş yok.

—İsyana kadar ne kadar zaman geçti?

—İki aydan fazla zaman geçti.

—İsyandan iki ay önce çıkıyor, sonra isyan ediyorsunuz?

—Evet, fikrimde vardı. Patlatmak niyetimizde yoktu. Fakat patladı.

—Oğlunuz Halep'ten geçiyor…

—Ticaret için Halep'e gitmişti. Parasını İstanbul'a poliçe vermişlerdi. İstanbul'a gitti, parasını aldı.

—Halep ve İstanbul'a ticaret için gitti. Oralarda bazı kimselerle görüştü. Size söyledi. Sizde ayaklandınız…

—O geldiğinde ben çıkmıştım. Şuşar'da buluştuk. İsyandan kırk gün önceydi.

—Diyarbakır'a neden hücum edildi, cephane çok olduğu için, bilhassa cephane almak için buraya gitmek istedik.

—Diyarbakır'a girmeyi başaramadınız. Ondan sonra ne gibi harekâtlarda bulundunuz?

—Çapakçur'a Darahini'ye geldik. Licelilerin karşılamaya geldiklerini gördüm. Lice'ye gitmeye niyetim yoktu. Ondan sonra Kürtlere izin verdim. Evlerine gönderdim. Eğil'e gittim. Maden ve Ergani'nin işgalini orada duydum.

—Türklerle neden ilişki kurmuyordunuz?

—Eğil, Ergani taraflarında Türkleri de davet ettim. Dinimize çalışalım dedim.

—Sizinle beraber isyan ettiler mi?

—Tutan tutuyor, tutmayan tutmuyordu.

—Ergani'de kimler vardı?

—Şevket Efendi, Hamit Ağa, Hacı Hüsnü Efendi vardı.

—Bunlar Türk mü, Kürt mü?

—Türktürler, onlar da katıldılar.

—Kürt Teali Cemiyeti'nden haberiniz olmadığını söylediniz. Bitlisli Yusuf Ziya Bey geldiği zaman ne görüştünüz?

—Yusuf Ziya'yı tanırım. Bana gelmişti. Ramazanda idi. Bitlisli Haydar Efendi, Yusuf Ziya Bey'in Muşlu Reşit Bey'le ziyarete geldiğini söyledi. Kendisinden ders okumuştum. Birkaç saat kaldılar. Çay içip gittiler. Baharda Hınıs'a gelmişti. Benim köyüme geldi. Orada meseleyi açtı. 'Bir Kürdistan kurmak üzereyiz' dedi. Muhaldir dedim. Fikrim bunu kabul edemiyordu.”

 
Kayıtlı
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  


|Site Map|Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Home
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC
SMF Theme By: MPDesignZ.com

Dost Sitemiz: ZeynepDer.Org

Valid XHTML 1.0 Transitional