Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
Aralık 11, 2018, 11:27:05 ÖÖ

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Profil Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt
B O Y K O T   Ü R Ü N L E R I
+  �mmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com
|-+  Kur'an-ı Kerim
| |-+  Tefsir
| | |-+  NUH SURESI 1-4‏
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: NUH SURESI 1-4‏  (Okunma Sayısı 2237 defa)
reyyan

Onursal Üye
*******


DUA : 551
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3546

"ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM"


Site
« : Nisan 20, 2008, 11:47:57 ÖÖ »

NUH  SURESİ

 

(Mekke'de nazil olmuştur.)

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

 

 

1 — Doğrusu Biz, Nuh'u; kavmine gönderdik.

( İnnaaaa erselnaa nuuhan ilaa kavmihiiii )

 

Kendilerine elîm bir azâb gelmezden önce kavmini uyar, diye.

(en enzir kavmeke min kabli en ye'tiyehum 'azaabun eliym. )

 

2 — Dedi ki: Ey kavmim;

(Kaale yaa kavmi)

 

şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

(inniy lekum neziyrun mubiyn.  )

 

3 — Allah'a ibâdet edesiniz

( Enı‘budullaahe)

 

ve O'ndan sakınasınız diye.

(vettekuuhu)

 

Bana da itaat edin diye.

(ve etdiy‘uuni.  )

 

4 — Tâ ki, günâhlarınızı size bağışlasın

(Yağfir lekum min zunuubikum )

 

ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin.

(ve yuakh-hırkum ilaaaa ecelin musemma )

 

Muhakkak ki Allah'ın süresi gelince geri bırakılmaz.

(inne ecelellaahi izaa caae la yuakh-haaru )

 

Keşke bilseydiniz.
(lev kuntum ta‘lemuun.)



…………………………………..

İbn Kesir’in açıklaması:

 

Siz ve Nuh Kavmi

 

Allah Teâlâ Nûh peygamberden bahsediyor ve

onu kavmine peygamber olarak gönderdiğini,

Allah'ın azabı gelmezden evvel kavmini korkutmasını emrettiğini,

kavminin tevbe edip Allah'a sığınması halinde

üzerlerinden azabı kaldıracağını kendilerine bildirdiğini beyân edip buyuruyor ki:

 

«Doğrusu Biz Nuh'u; kavmine gönderdik.

Kendilerine elîm bir azâb gelmezden önce, kavmini uyar, diye.

Dedi ki: Ey kavmim; şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.»

Uyarıcılığı apaçık, durumu besbelli bir peygamberim.

 

«Allah'a ibâdet edesiniz ve O'ndan sakmasınız diye.»

Allah'ın yasaklarını terk edin, günâhlardan kaçının, bana da itaat edin diye.

Size emrettiğimi yapasınız, nehyettiğimden kaçınasınız ve bu konuda bana uyasınız diye.

 

«Tâ ki günâhlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin.»

 

Size emrettiğini yapar ve gönderildiğim peygamberlik konusunda beni doğrularsanız; Allah sizin günâhlarınızı bağışlar.

(min zunuubikum) kelimesinin başındaki ( min ) edatının zâid olduğu söylenmiştir. Ancak zâid olduğunu isbât için delil çok azdır.

Nitekim Araplar konuşurken biraz yağmur olmuştu, anlamına (kad kaane min matdar) derler.

 

Bunun (‘an) anlamına olduğu da söylenmiştir.

Bu takdirde ifade, ‘Sizin günahlarınızdan vazgeçsin’ şeklinde olur.

İbn Cerir Taberi bu görüşü tercih  etmiştir.

 

Bu adatın ba‘ziyet  için olduğu da söylenmiştir.

Bu takdirde mana:  ‘işlediğiniz taktirde  sizden intikam alacağını vaat etmiş olduğu büyük günahlarınızı bağışlasın’ şeklinde olur.

 

“Ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin”

Ömrünüzü uzatsın ve size yasaklamış olduğu suçlardan vazgeçmezseniz üzerinize inecek olan azabı bir süre tehir etsin, diye.

 

Bazıları bu ayeti delil getirerek, itaat, iyilik ve sıla-i rahm’in

ömrü gerçekten uzattığını söylemişlerdir.

Nitekim hadiste de: ‘Sıla-i rahm, ömrü uzatır’ buyurulmuştur.

 

“muhakkak ki Allah, süresi gelince geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.”

Azap gelip çatmadan önce itaate koşun.

Çünkü Allah Teala azabın gelmesini emredecek olursa;

o geri çevrilmez ve alıkonmaz da.

Çünkü O, gücü her şeye eren yüce zatın kendisidir.

Bütün yaratıkların izzetine boyun eğdiği, Allah’tır.

 

 ( İbn Kesir; “Tefsir” ;  c: 14; s: 8106-8109)  ;  Çev: Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner)

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

 

Mevdudi’nin açıklaması: ‘Tefhimu'l-Kur'an’

 

1-    Hiç şüphesiz, biz Nuh'u; 'Kavmini, onlara acı bir azab gelmeden evvel uyarıp-korkut' diye kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik.

Yani, onlara, eğer yapmakta oldukları sapıklık ve ahlakî suçlardan vazgeçmezlerse Allah'ın indinde azaba müstehak olacakları haberini ver.

Öte yandan bu azaptan kurtulmak için hangi yolu takip edeceklerini de onlara göster.

 

2-     O da dedi ki: 'Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum.'

3-      'Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup-sakının ve bana itaat edin.'


Birincisi Allah'a ibadet, ikincisi takva, ve üçüncüsü Rasul'e itaat.

İşte Hz. Nuh, risaleti tebliğe başladığında kavmini bu üç şeye davet etmişti.

Allah'a ibadetin anlamı; başkalarına ibadet etmeyi bırakarak

yalnızca O'na ibadette bulunmak ve O'nun emirlerini yerine getirmektir.

Takva'dan kasıt; Allah'ın hoşnut olmadığı bütün işlerden -ki o ameller Allah'ın azabına sebep olur- sakınmak ve Allah'tan korkarak yaşamaktır.

Üçüncü olarak 'Bana itaat edin' den kasıt:'Benim size Allah'ın Rasulü olarak

tebliğ etmekte olduğum emirlere itaat edin' demektir.

 

 

4- 'Ki günahlarınızı bağışlasın

Burada 'Sizin günahlarınızı bağışlar' denilmektedir.

Bu demek değildir ki Allah sizin bazı günahlarınızı bağışlayacaktır.

Bundan kasıt aslında şudur:

Eğer bu size takdim edilen üç şeyi kabul ederseniz o zaman

daha önce yaptığınız bütün günahlar affedilecek demektir.

Buradaki (men) 'ba'ziyet' (bazılık) için değilde (an) manasında kullanılmıştır.

 

ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin.

Yani eğer siz bu üç şeyi kabul ederseniz

Allah size normal bir yaşama müddeti verecektir.

 

Elbette Allah'ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez.

Bu belli bir süreden kasıt, Allah'ın tayin ettiği azab vaktidir.

Bunun hakkında Kur'an'da pekçok açıklıklar getirilmiştir.

Bir kavim için azabına karar kılınmışsa

ondan sonra artık iman etseler de af olunmayacaklardır.

 

Bir bilmiş olsaydınız.

Yani, 'Benim vasıtamla Allah'ın mesajı size ulaştıktan sonra size verilen bu müddetin aslında iman etmeniz için

size tanınan mühlet olduğunu' bir anlasanız.

İşte bu müddet bittikten sonra artık

Allah'ın azabından hiç kurtulma şansınız yoktur.

O zaman ise telaşla hemen iman etmeye çalışacak ve

azabın nazil olmasını beklemeyeceksiniz.

 

http://www.enfal.de/tefhim/index.htm

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Seyyid Kutub’un açıklaması:

 

Sure, peygamberlik misyonunun ve inanç sisteminin kaynağını vurgulayan, pekiştiren bir ifadeyle başlıyor: 'Nuh'u milletine peygamber olarak gönderdik.'
Peygamberlerin görev aldıkları, inanç gerçeğini edindikleri kaynak budur.

Varlıklar alemi de hayat da bu kaynaktan doğmuştur.

Bu kaynak, insanı yaratan ulu Allah'tır.

Ulu Allah insanın öz yaratılışına

kendisini bilme ve kendisine kulluk sunma yeteneğini yerleştirmiştir.

İnsanoğlu  bu öz yaratılıştan sapıp yolunu yitirdikçe

kendisini tekrar öz yaratılışın çizgisine getirecek peygamberler göndermiştir.

Nuh peygamber Hz. Adem'den sonra bu amaçla gönderilen ilk peygamberdir.

Kur'an-ı Kerim, Hz. Adem'in yeryüzüne gönderilişinden ve dünya hayatına alışmasından sonra kendisine peygamberlik misyonunun verilip verilmediğinden söz etmiyor.

Belki de Adem evlatlarına ve torunlarına öğretmenlik yapıyordu.

Hz. Adem'in vefatından uzun süre sonra

evlatları ve torunları tek Allah'a kulluk sunmaktan uzaklaştılar.

Birtakım putları tanrı edindiler.

Bu putları başlangıçta kutsal bildikleri güçleri sembolize etmek için diktiler. Bunlar görülen veya görülmeyen evrensel güçlerdi.

Bu putların en ünlüleri bu surede sözü edilen beş puttu.

Bu yüzden yüce Allah onları yeniden tek Allah inancına getirmek,

Allah, hayat ve varlık hakkındaki düşüncelerini düzeltmek için .Hz. Nuh'u onlara peygamber olarak gönderdi.

Kur'an-ı Kerim'den önce gönderilen kutsal kitaplar

Hz. İdris'in Hz. Nuh'tan önce peygamber olarak görevlendirildiğinden söz ederler.

 

Fakat, tahrif, ekleme ve değiştirme kuşkusundan dolayı bu kitaplarda anlatılanlar müminin inancının yapılanmasında yer edinemezler.

Kuran'daki peygamberler kıssalarını okuyanlar

Hz. Nuh'un insanlığın ilk dönemlerinde peygamber olarak gönderildiğini anlarlar.

Hz. Nuh, dokuz yüz elli senelik ömrünü milletini davet etmekle geçirmişti.

Hiç kuşkusuz milleti de uzun ömürlü insanlardan oluşuyordu.

Gerek onun, gerekse milletinin bu şekilde uzun yıllar yaşamış olmaları o sırada insanların az olduğunu ve sonraki kuşaklarda olduğu gibi henüz çoğalmadıklarını gösteriyor.

Biz bu sonucu, yüce Allah'ın canlılara ilişkin yasasından çıkarıyoruz. Bu yasaya göre sayı azaldı mı ömür uzar. Sanki bu yasa doğal dengenin ve yenilenmenin ifadesidir. Fakat bunu en iyi Allah bilir. Bu sadece bir görüştür, Allah'ın yasası ile ilgili karşılaştırmalı gözleme dayalı bir sonuçtur.

Sure, peygamberlik misyonunun kaynağını vurgulayan ve bu gerçeği pekiştiren bir ifadeyle başlıyor. Ardından Hz. Nuh'un sunduğu mesajın özünü özetleyerek hatırlatıyor. Mesajın özü, uyarıdır:

'Milletine can yakıcı bir azap gelmezden önce onları uyar.'

Hz. Nuh'un, uzun yıllar verdiği mücadelenin, yaptığı davetin sonunda Rabbine sunduğu bilançodan anlaşıldığı kadarıyla

onun milleti büyüklenme, burun kıvırma, serkeşlik yapma ve sapıklıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki,

onlara yönelik mesajın `uyarı' kelimesi ile özetlenmesi son derece normaldir.

Kavmine yönelik davetinde ilk önce acıklı azapla başlaması,

dünya veya ahirette veya her ikisinde birlikte başlarına gelecek olan çetin azabı gündeme getirerek söze girişmesi, onların durumuna son derece uygundur.

Görevlendirme sahnesinden surenin akışı öz bir ifadeyle mesajın açıkça duyurulduğu sahneye geçiyor. Bu mesajın en belirgin özelliği uyarı içerikli oluşudur.

Bununla beraber, işlenen günah ve hataların bağışlanabileceği,

hesaplaşmanın kıyametteki son hesâplaşmaya kadar ertelenebileceği ima ediliyor.

Bunun yanı sıra kendilerine yöneltilen çağrının temel ilkeleri de kısa ve öz bir ifadeyle dile getiriliyor:

'Dedi ki: `Ey milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarımdı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz; keşki bilseniz.'

'Ey milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.' Uyarıcılığını açıkça ortaya koyuyor, gerekçesini, kanıtını gözler önüne seriyor. Kem küm etmiyor, lafı ağzında gevelemiyor. Mesajını iletme işini ağırdan almaya kalkışmıyor.

Onları çağırdığı gerçek hususunda ve sunduğu gerçeği yalanlayanları bekleyen azap hususunda kapalılığa, karışıklığa yer vermiyor.

Onları çağırdığı şey son derece basit, açık ve tutarlıdır:

'Allah'a kulluk edin ondan sakının ve bana itaat edin.'

Tek ve ortaksız Allah'a kulluk.

Duygu ve davranışlara egemen olan Allah'tan korkmak.

Hayat düzenlerini ve davranış kurallarını alacakları bir kaynak olarak öngördüğü peygamberine itaat.

Ana hatlarıyla vurgulanan bu prensiplerle gök menşeli dinlerin temel özellikleri dile getiriliyor. Bunun ardından daha geniş boyutlu açıklamalara, ayrıntılara geçiliyor.

İmana  dayalı düşüncenin büyüklüğü, derinliği, genişliği, kapsamlılığı, en ince noktasına kadar varlıklar aleminin ve insan varlığının değişik yönlerini içermesini vurguluyor.

Sadece Allah'a kulluk sunmak, eksiksiz bir hayat sistemidir.

Bu sistem, ilahlık ve kulluk gerçeklerine, yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkiye, evren ve insan hayatındaki güç ve değerlerin gerçek mahiyetine ilişkin düşünceyi kapsar.

Bu yüzden insanlığın hayat düzeni bu düşünceye dayalı olarak biçimlenir. Böylece her yönüyle özgün bir hayat sistemi oluşur. ilahlık makamı ile kulluk makamı arasındaki ilişkiye, yüce Allah'ın eşya ve canlılara ilişkin olarak belirlediği değer yargılarına dönük bir hayat sistemidir bu.

Allah korkusu... insanların bu sisteme bağlı kalmalarının, sağa-sola sapmamalarının, çarpıtmaya kalkışmamalarının, uygularken yanıltmamalarının tek güvencesi... Bu, aynı zamanda, riyasız, gösterişsiz olarak Allah'ın hoşnutluğunun gözetilmesini öngören üstün ahlakın da kaynağıdır.

Peygambere itaat etmek: Allah'ın yolunda dosdoğru yürümenin aracıdır.

Hidayeti ilk merkeze bağlı kaynaktan edinmenin yoludur.

Sağlam, güvenli ve direkt bağlantıyı sağlayan bir istasyon aracılığı ile göklerle sürekli iletişim hâlinde olmanın tek seçeneğidir.

Dolayısıyla dünya üzerindeki hayatının ilk dönemlerinde

Hz. Nuh'un milletini çağırdığı bu geniş çizgiler,

ondan sonra her kuşağa yöneltilen Allah davasının özetidir.

Buna karşılık Hz. Nuh, yine Allah'ın tevbe edenlere, pişman olanlara vaad ettiği ödülü bildirmişti:

'Ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin.'

Allah'a kulluk sunmaya, O'ndan korkmaya ve peygamberine itaat etmeye ilişkin çağrıya olumlu karşılık vermenin ödülü bağışlanma ve geçmiş günahların sorumluluğundan kurtulmadır;

hesaplaşmanın Allah'ın bilgisinin kapsamında belirlenen bir süreye kadar ertelenmesidir, kıyamet gününe kadar hesap sorulmamasıdır.

Dünya hayatında topyekün yok edilme durumunda kalmamalarıdır. (ileride Hz. Nuh'un Rabbine sunduğu bilançoda da görüleceği gibi Hz. Nuh, dünya hayatında başka şeyler de onlara vaad etmiştir.)

Ardından Hz. Nuh, bu sürenin değişmez olduğunu ve vakti gelince kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini, dünya azabının ertelenmesi gibi ertelenmeyeceğini açıklıyor.

Amaç, inanç sistemini ilgilendiren şu büyük gerçeği vurgulamaktır:

'Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz; keşke bilseniz.'


Nitekim bu ayetin, yüce Allah'ın belirlediği her süreyi kast etmiş olması da muhtemeldir.

Bu durumda güdülen amaç, genel bir ifadeyle bu gerçeğin kalplere yerleşmesidir.

Şayet peygambere itaat edip yanlıştan dönerlerse hesaplarının kıyamet gününe bırakılacağından söz edilmişken bu genel prensibin burada vurgulanması uygundur.

Nuh peygamber hiçbir çıkar gözetmeden, herhangi bir maddi yarar sağlamayı düşünmeden milletinin doğru yola gelmesi için onurlu, saygın ve soylu mücadelesini sürdürüyor.

Bu soylu hedefe ulaşmak için burun kıvırmalara, büyüklenmelere, alaycı saldırılara göğüs geriyor.

Dokuz yüz elli sene boyunca destansı bir sabır örneği gösteriyor.

Çağrısına olumlu karşılık verenlerin sayısı neredeyse hiç artmıyordu.

Ama gerçekten yüz çevirme, sapıklıkta ısrar etme ivme kazanıyordu, artarak sürüyordu.

 

Sonra dönüyor Hz. Nuh mücadelesinin sonunda,

kendisine bu soylu görevi, bu ağır yükümlülüğü veren Rabbine rapor veriyor.

Yaptıklarını ve aldığı tepkileri anlatıyor.

Aslında Rabbi olup bitenleri biliyor.

O da Rabbinden olup bitenlerden haberdar olduğunu biliyor.

Fakat bu, mücadelenin sonunda yorgun düşen bir kalbin,

peygamberlerin, Rasûllerin, gerçek müminlerin şikayetlerini sundukları biricik merciye, yani Allah'a sunduğu şikayetlerdir.

 

(Seyyid Kutub;  “fizilal-il Kuran” ; http://www.akaid.net/ilmihal/tefsir/ )

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Elmalılı Hamdi Yazır’ın açıklaması:

 

 

1-3. ( İnnaaaa erselnaa nuuhan ilaa kavmihiiii ) 'Biz Nûh'u gönderdik.'

Âlûsi şöyle der: 'Nûh ismi aslında Arapça değildir, başka bir dildendir.

Cüvâlikî bunun Arapçalaşmış olduğunu söylemiş,

Kirmanî ise, Süryanicede Nûh kelimesinin 'sâkin' mânâsına geldiğini söylemiştir.

Hakim'in Müstedrek'te 'Asıl ismi Abdülgaffar olup çok ah çekip ağladığından dolayı Nûh denilmiş.' olduğuna dair rivayeti sahih olmasa gerektir.

 

Meşhur rivayete göre, Hz. Nûh'un nesebi,

İbnü Melek b. Mettuşelah b. Ahnuh'tur. Ahnuh da İdris (a.s)'in ismidir.

Buna göre Nûh, İdris (a.s)'ten sonradır,

Müstedrek'te ise sahabeden çoğunun Hz. Nûh'un Hz. İdris'ten önce olduğu görüşünde oldukları yazılıdır.' (Alusi; XV; 84)

Hz. Nûh ile Hz. Âdem arasında bin sene kadar veya daha yakın bir zaman geçmiş olduğuna dair de aslı eski kitaplara dayandırılan yaygın bir rivayet vardır.

Fakat Hz. Nûh'un kavmi, bu sûrede açıklandığına göre

Vedd, Süva, Yegus, Yeuk ve Nesir adlarında bir takım putları yapmış oldukları, bu ise Hz. Nuh'un gemisi gibi mucize türünden olamayacağı için

o vakit sanayinin bunları yapabilecek kadar ilerlemiş bulunduğunu göstermesi bakımından bin sene içinde ilk insanların sanayide bu dereceye gelebilmiş olmaları,

ilâhî hükümle bu âlemde görülegelen aşamalı gelişme kanununa göre imkânsız değilse de garip ve uzak görünür.

Bu bakımdan ya Âdem'in yaratılışına dayandırılan tarihin yanlışlığına hükmetmek veya O Âdem'den maksadın, insanlığın babası olan Âdem olmadığına inanmak gerekir.

Biz ise Âdem'i Kur'ân'da özel isim olarak bir tanıdığımızdan,

Hz. Nûh ile Hz. Âdem arasında ne kadar bin sene geçmiş olduğunu Allah'tan başka kimse bilmez deriz.

 

(ilaa kavmihi )'Kavmine gönderdik.'   

Burada Hz. Nûh'un bütün insanlara değil, kavmine gönderildiği anlaşılıyor.

Zira Peygamberler içinde bütün insanlara gönderilmiş olmak Peygamberimiz'e ait bir özelliktir. O zaman yeryüzünde ne kadar insan ve hangi kavimler vardı ve yeryüzünün nerelerinde insanlar yaşıyordu, onu da ancak Allah bilir.

Bununla beraber Alûsî'nin açıklamasına göre denilmiş ki,

Hz. Nûh'un kavmi Arap yarımadası ve ona yakın yerlerde oturuyordu.

Meşhur olan da onu Kûfe topraklarında yani Irak'ta yaşadığı

ve orada kendisine peygamberlik görevi verilmiş olmasıdır.

Bundan Nûh tufanının da o bildiğimiz her tarafı sarmış olma özelliği Nûh kavmine ve onların hepsine ait demek olup

bütün yerküresinin her tarafını kapsaması gerekmeyeceği ve

o vakit yeryüzünde onlardan başka insan bulunup bulunmadığı da kestirilemeyeceği anlaşılıyor ki, Âlûsi'nin de tercihi budur. (Alusi; XXIX; 84)

 

İbnü Esir 'Kâmil'de ve Ebulfidâ 'Tarih'inde:

'Mecusiler, Tufanı tanımazlar.

Bazıları da Tufanın varlığını ikrar eder ve fakat Bâbil bölgesi ile ona yakın yerlerde olduğunu ve 'Küyümers' yani Âdem oğullarının meskenleri doğuda olduğundan onlara Tufan'ın ulaşmadığını iddia ve zanneder.

Aynı şekilde Hind, İran, Çin gibi doğu ülkeleri Tufan'ı tanımazlar.

Bazı İranlılar onu itiraf eder ve fakat

'genel değildi, Hulvân geçidini geçmemişti' derler.

Doğru olan, yeryüzünde yaşayanların hepsinin Nûh (a.s)'un çocuklarından olmasıdır.

 

Zira: (Ve ce‘alnaa zürriyyetehu hümü’l-baakıyn)  'Ve onun neslini baki kalanlar kıldık.'(Sâffat, 37/77) buyrulmuştur' diye yazarlar.

 

(Sâffat Sûresi'ndeki bu âyet ile Hûd sûresindeki, (Kıyle yaa nuuhu’hbıt bi selaamim minnaa ve berakaatin ‘aleyke  )

'Denildi ki: Ey Nûh! Sana ve gemide seninle beraber bulunan müminlere bir selam ve bereketlerle in.

Onlardan bir takım kâfir ümmetler olacak ki,

biz onları dünyada rızıkla faydalandıracağız.'(Hûd, 11/48) âyetinin tefsirine bkz.)

 

4-12. ('azaabun eliym )Ahiret azabı yahut Tufan.

(Yağfir lekum min zunuubikum )  “Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın.”

Ki bunlar geçmiş günahlardır. Zira;

(el islaamu yecübmaa kablehu) 'İslâm, kendinden önce işlenmiş küfür ve günahı keser.' buyrulmuştur. (Ahmed b Hanbel; IV; 199-204 ve ibn Sa’d ; Tabakat; VII; 479)

İslâm, daha önce yapılanları keser atar.

Kişi ahirette onlarla sorguya çekilmez.

Yahut, Allah hakkıyla ilgili günahlarınızı bağışlasın.

Zira kul hakkının affını yüce Allah kullara bırakmıştır.

Allah'ın bağışlaması, kulun, hakkını yediği kişilerle helalleşmesine bağlıdır.

 

(ve yuakh-hırkum ilaaaa ecelin musemma ) “Ve sizi müsemma bir ecele kadar ertelesin” de ecel gelmeden evvel bağışlandıktan başka,

sevap kazanacak güzel işler yapmaya da meydan bulabilesiniz.

Zira o müsemma ecel; iman, Allah'tan korkma ve ibadet şartıyla takdir buyrulan eceldir.

 

(inne ecelellaahi ) “Çünkü Allah'ın takdir buyurduğu ecel” her ne hakkında olursa olsun takdir buyrulduğu şekilde

 

(izaa caae) “gelince” (la yuakh-haaru  )  “ertelenmez”.

Allah'ın ne takdir ettiğini, takdir edilen şey meydana gelmeden önce kendisinden başka kesin olarak kimse bilemeyeceği için

'daha vakit var, biraz eğlenelim de o gelmeden önce yine hazırlanırız' demek de mümkün olmaz.

Onun için henüz ecel gelmeden evvel

bize verilen mühlet ve erteleme vakitlerini fırsat bilip de

ona göre iman etmek ve kulluk yapmak suretiyle

azaptan korunup ibadet ile sevap kazanmaya çalışmak gerekir.

Burada bir taraftan 'ertelesin' deniliyor,

bir taraftan da 'gelince ertelenmez' deniliyor.

Gelince ertelenmeyecek bir şey için 'ertelensin' demek çelişki olmaz mı denecek olursa, ilk bakışta sorulabileceği zannedilen bu sorunun sorulamadığı az bir düşünme ile anlaşılır.

Çünkü gelince ertelenmeyenin gelmeden önce ertelenmesi çelişki değil, gerçeğin ta kendisidir.

Zira henüz gelmemiş olan ertelenmiş demektir.

Bundan başka (yuakh-hırkum)'sizi ertelesin' âyetinde ertelenen ecel değil, muhataplardır.

 

Eceliniz ertelensin denilmemiş,

siz ecele kadar bağışlanmak suretiyle ertelenesiniz denilmiştir ki

bu, bağışlanmış olarak ecele eresiniz demek olur.

Oysa çelişki olabilmesi için 'ertelesin' denilen şeyle 'ertelemez' denilen şeyin aynı olması gerekir.

Siz ecele ertelenirsiniz, ecel ertelenmez demek hiç bir zaman çelişki olmaz.

Şu kadar var ki, bu mânâya göre burada

(yuakh-hırkum ilaaaa ecelin musemma )   'Sizi bir belirli ecele kadar ertelesin.' cümlesinin açık bir faydası anlaşılmaz.

Onun için bundan ilk akla gelen mânâ çelişki değil, şu olur:

Kuşkusuz bir belirli ecel vardır.

Ondan büsbütün kurtuluşa imkan yoktur.

Ancak o ecel gelmeden önce Allah'a îman ve itaat ile iyi korunmak gibi bazı sebeplerden ötürü ertelenebilir.

Fakat ecel gelince asla ertelenmez.

Dolayısıyla o gelmeden önce hazırlanmaya çalışılmalıdır.

Şu halde ecel gelmezden önce bazı sebeplerle ertelenebilmesine ne anlam vermeli?

 

Takdir olunan ecel mesela yüz sene ise,

korunmamakla ondan evvel gitmek mümkün olur mu?

Veya o gelmeden önce Allah'a îman edip emirlerine itaat ile korunarak onu yüzyirmi seneye çıkarmak mümkün olabilir mi?

Bundan dolayı bazıları buradan iki ecel mânâsı anlaşıldığı kanaatına varmışlar ve ecelin takdirini iki ayrı ihtimalle anlatıp şarta bağlı olarak tasvir etmişlerdir.

 

Zemahşeri şöyle der:

Yüce Allah şöyle kaza buyurmuştur ki mesela,

Nûh kavmi iman ederlerse ömürleri bin senedir.

Eğer küfür üzere giderlerse dokuzyüzün başında onları yok edecektir.

Bu suretle onlara şöyle denilmiştir:

İman edin ki Allah sizi belirli olan ecele kadar ertelesin.

Yani belirlemiş ismini koymuş ve sizin için daha ilerisine gidemeyeceğiniz bir gaye olarak tayin etmiş olduğu vakte kadar bıraksın.

Ki bu da tam bin sene olan en uzun vakittir.

Sonra da haber vermiş ki, o uzun gaye geldiği vakit

bu kısanın ertelendiği gibi ertelenmez.(ez-Zemahşeri; IV; 161)

 

Razî de tefsirinde bunu aynen almıştır.

Kâdı, Ebu's-Suud ve Âlûsî de aynı mânâda yürümüş olmakla birlikte yalnız gelince ertelenmeyen ecelin sadece müsemma olan ecel olmadığını,

ikisinin de ertelenmez olduğunu, burada ise

(inne ecelellaahi izaa caae la yuakh-haaru ) 'Kuşkusuz Allah'ın eceli gelince ertelenmez.'den maksadın,

iman edildiği takdirde belirli olan ecel değil,

iman edilmediği takdirdeki kısa ecel olması gerekeceğini

ve çünkü ibadetin (inne) edatı ile sebep gösterilmesi,

yapılmayacak olan ertelemenin vaad edilen erteleme olmasını gerektirdiğinden 'İbadet etmezseniz uzun ecele ertelenmezsiniz ve o halde takdir edilen eceliniz kısa ecel olur, o gelir çatar, gelince de ertelenmez, o vakit kurtulamazsınız.

Belirlenmiş eceliniz uzun olan değil, kısası olmuş olur.'

demek olduğunu anlatmışlar ve bu surette bu üç tefsirci bir taraftan şarta göre uzun veya kısa iki ecel varsaymakla beraber

gerçekte ecelin bir olduğunu da göstermek istemişlerdir.

Çünkü meselenin iki safhası vardır:

BİRİSİ, eşyanın tabiatına göre aslında ecelin ne kadar olabileceği safhasıdır ki bu bakımdan sebeplerin farklılığına göre ecelin,

vuku bulmasına kadar çeşitli şekilde uzun ve kısa olması mümkündür.

Ecel vuku bulmadan veya vuku bulacağını gösteren delillerden önce

kaderin sırrını Allah'tan başkası bilmediği için,

insan ancak ne kadar yaşama imkânı olduğunu düşünerek ona göre hazırlanmalıdır.

İKİNCİSİ de ecelin vuku bulma safhasıdır ki

bu bakımdan vuku bulup gerçekleşen ecel

bir önceki safhada anlatılan mümkünlerin sadece birisidir.

Kimsenin iki eceli yoktur.

 

İlâhî takdire gelince, takdir yüce Allah'ın ezeldeki ilmi, kaza, o ilmin sonsuzlukta fiile çıkarılması demek olduğuna göre

(la ya‘zübü  ‘anhü miskaalü zerratin fis-semaavaati ve laa fi’l-erdı  )  'Ondan göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey kaçmaz'(Sebe, 34/3)

diye tanıtılan ilâhî ilimde bir gizlilik ve acaba ihtimali bulunmayacağından ilerde fiilen meydana gelecek olan ecel ne ise ilâhî ilimde takdir edilen ecel de odur.

Dolayısıyla gerçekte takdir edilen ecel, meydana gelen ecel gibi birdir.

Fakat meydana gelmeden evvel

onu Allah'tan ve Allah'ın bildirdiklerinden başka kimse bilemez.

İlim bilinene bağlı ve yükümlülüğün dayanağı ise kişisel imkân olması nedeniyle Hz. Nûh'un daveti de yüce Allah'ın gerçek takdirine göre değil

bunun mümkün olması durumuna göredir.

İbnü Atiyye tefsirinde şöyle der:

(ve yuakh-hırkum ilaaaa ecelin musemma )'Ve sizi belli bir ecele kadar ertelesin' âyeti, Mutezile'nin 'insan için iki ecel vardır' derken tutundukları âyetlerdendir.

Eğer bir ve yerine getirilmiş olsa idi,

süresi dolunca ertelenmesi sahih olmaz;

dolmayınca da çabuklaştırılması sahih olmazdı, demişlerdir.

Oysa âyette onların tutunacağı bir şey yoktur.

Zira Nûh (a.s) onların erteleneceklerden mi, yoksa öne alınacaklardan mı olduğunu bilmiş değildir.

Onlara, siz vakti gelen ecelden ertelenirsiniz de dememiştir.

Lakin ezelde onların ya iman edip ecelleri ertelenenlerden veya inkâr edip ecelleri çabuklaştırılanlardan olduklarına dair önceden hüküm verilmiştir.

Sonra bu mânâya destek ve şiddet verip

'Kuşkusuz Allah'ın eceli gelince, ertelenmez.' sözüyle şimşeği çakarak karar vermiştir.'

 

 (Elmalılı Hamdi Yazır; “Hak Dili Kuran Dili” ; c:8; s: 339-340)


Kayıtlı


Ya Olduğun Gibi Görün Yada Göründüğün Gibi Ol (H.z Mevlana)
 
necla

Kardeş Üye
*

DUA : 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #1 : Eylül 22, 2008, 02:04:59 ÖS »

 a.r.o.  eline_salk a21w teşekür hoş geldin
Kayıtlı
reyyan

Onursal Üye
*******


DUA : 551
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3546

"ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM"


Site
« Yanıtla #2 : Eylül 22, 2008, 08:15:02 ÖS »

hoş geldin necla ben teşekkür ederim üyeliğin hayırlı olsun... icon_neutral  a21w
Kayıtlı
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  


|Site Map|Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Home
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC
SMF Theme By: MPDesignZ.com

Dost Sitemiz: ZeynepDer.Org

Valid XHTML 1.0 Transitional