Meşhur İslam Bilginleri kronolojisi,

(1/3) > >>

SerHaN:
Cabir Ibn Hayyan (Geber)Kimya (Kimyanın babası)        öl: 803

Al-Asmai Zooloji, Botanik, Animal Husbandry.            740 - 828

Al-Khwarizmi(Algorizm)Matematik,Astronomi,Coğrafya.(Algorithm,Algebra, calculus)    770 - 840
'Amr ibn Bahr Al-Cahiz,Zoologi, Arap Grameri, Rhetoric,Lexicography776 - 868

Ibn Ishaq Al-Kindi (Alkindus)Felsefe, Fizik, Optik, Tıp,Matematik, Metalurji.800 - 873

Sabit Ibn Kurra (Thebit)Astronomi, Tıp, Geometri, Anatomi.836 - 901

'Abbas Ibn Firnas, Mechanics of Flight, Planetarium, Artificial Crystals. öl:888

Ali Ibn Rabban Al-Tabari,Tıp, Matematik, Caligraphy, Literature.838 - 870

Al-Battani (Albategnius),Astronomi, Matematik, Trigonometri.858 - 929

Al-Fargani (Al-Fraganus)Astronomy, Civil Engineering.C. 860

Al-Razi (Rhazes)Tıp, Ophthalmology, Smallpox,Kimya,Astronomi.864 - 930

Al-Farabi (Al-Pharabius),Sosyologi, Logic, Felsefe, Siyaset Bilimi,Muzik.870 - 950

Abul Hasan Ali Al-Mesudi,Geography, History.öl: 957

Al-Sufi (Azophi)  Astronomi 903 - 986

Abu Al-Kasim Al-Zahravi (Albucasis),Surgery, Medicine. (Father of Modern Surgery)   936 - 1013

Muhammad Al-Buzcani,Matematik, Astronomi, Geometri,Trigonometri.940 - 997

Ibn Al-Haytam (Alhazen)Fizik, Optik, Matematik.965 - 1040

Al-Mawardi (Alboacen),Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Jurisprudence, Ethics.972 - 1058

Abu Reyhan Al-Biruni,Astronomi, Matematik. (Dünyanın Çevresini ölçtü)973-1048

Ibn Sina (Avicenna) Tıp, Felsefe, Matematik, Astronomi.981 - 1037

Al-Zarqali (Arzachel)Astronomi (Usturlabı bulmuştur).1028 - 1087

Omar Al-Hayyam,Matematik, Şiir.1044 - 1123

Al-Gazali (Algazel)Sosyoloji, Teoloji, Felsefe.1058 - 1111

Müslüman Toledo'nun(1085), Korsika ve Malta'nın(1090), Provence 'in(1050), Sicilya (1091) ve Kudüs (Jerusalem (1099)'ın düşması.Birkaç Haçlı Seferi Müslüman kaynaklarının,yaşamlarının,mülklerini,kurumlarının ve alt yapısının yüzyıllık bir dönemin üzerinden birinci hasar dalgası.

Abu Bakr Muhammad Ibn Yahya (Ibn Bajjah)Felsefe, Tıp, Matematik, Astronomi,Şiir, Muzik.1106 - 1138

Ibn Zuhr (Avenzoar)Cerrahi, Tıp.1091 - 1161

Al-Idrisi (Dreses)Coğrafya (Dünya Haritası, İlk küre).1099 - 1166

Ibn Tufayl, (AbdubacerFelsefe, Tıp, Şiir.1110 - 1185

Ibn Ruşd (AverroesFelsefe, Law, Tıp, Astronomi, Teoloji.1128 - 1198

Al-Bitruji (Alpetragius)Astronomy öl: 1204

Müslüman kaynaklarının, yaşamlarının, mülklerinin, kurumlarının ve altyapısının yüz on iki yıllık bir sürenin üzerinde ikinci hasar dalgası. Haçlı Seferleri (1217 - 1291) ve Moğol istilaları (1219 - 1329). Haçlılar, Kudüs'ten Müslüman İspanya'nın batısına kadar Akdeniz boyunca etkindi. Müslüman Kordoba'nın (1236), Valencia'nın (1238) ve Seville'nin (1248) Düşüşü. Doğudaki en Müslüman sınırdan, Orta ve Batı Asya, Hindistan, İran ve Arap anavatanına kadar Moğolların hasarı. Bağdat'ın Düşüşü (1258) ve Abbasi Halifeliği'nin sonu. İki milyon Müslüman Bağdat'ta katledildi. Önde gelen Müslüman medeniyet merkezlerindeki başlıca bilimsel kurumlar, laboratuvarlar ve altyapı imha edildi.
Ibn Al-Baitar Eczacılık,Botanik, Öl: 1248

Nasir Al-Din Al-Tusi Astronomi, Öklitçi Olmayan Geometri.1201 - 1274

Celaleddin Rumi Sosyoloji1207 - 1273

Ibn Al-Nafis Damişki, Anatomi1213 - 1288

Al-Fida (Abdulfeda)Astronomi, Coğrafya, Tarih.1273 - 1331

Muhammad Ibn Abdullah (Ibn Battuta)World Traveler. 75,000 mile voyage from Morocco to China and back.1304 - 1369

Ibn Haldun,Sosyoloji, Tarih Felsefesi, Siyaset Bilimi.1332 - 1395

Ulug Bey,Astronomi,1393 - 1449

Müslüman kaynaklarının,yaşamlarının,mülklerinin,kurumlarının ve alt yapısının üçüncü hasar dalgası. İspanya'da Müslüman egemenliğinin sonu'(1492). Granada'da Vivvarrambla halk meydanında bilim, edebiyat,felsefe ve kültür üzerine bir milyon ciltten fazla eser yakıldı. Afrika,Asya ve Amerika'da kolonileşme başladı.

Herhangibr başka yerdeki kıyaslanabilir bir gelişiminden iki yüz yıl önce,Türk bilimadamı Hezarfen Ahmet Çelebi,Galata Kulesi'nden havalanıp Boğaz üzerinden uçtu.Elli yıl sonra,Çelebi ailesinin bir diğer bireyi Logari Hasan Çelebi,ateşleme yakıtı olarak 150 okka( yaklaşık 300 pound) barut kullanarak ilk insanlı roketi gönderdi.

Güney Hindistan'da Misore Sultanı Tipu (1783-1799) dünyanın ilk savaş roketinin mucididir. Srirangapatana'da İngilizler tarafından ele geçirilen roketlerden ikisi,Londra'daki Woolwich topçuluk müzesi'nde sergilenmektedir. Roket motor muhafazası çok gözenekli çelikten yapılmıştır. 50 mm çapında ve 250 mm uzunluğundaki roket,900 metreden 1.5 km'ye kadar menzil performansına sahiptir.

(Dr.A.Zahoor:http://users.erols.com/zenithco/index.html)


Kaynak:http://www.geocities.com/rk1iz/islam.htm

SerHaN:
Abbasiler zamanındaki önemli bilginler:

Felsefede en büyük isimler, el-Kindi ve el-Farabi’dir


El-Kindi ( 800- 873),

El-Kindi 9. yy’da Bağdat’ta yaşamış ilk Arap ve Müslüman düşünürü. Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerinin Arapça çevirilerinden yararlanan El-Kindi, devlet yönetimi ile ilgili bir düzine “risale” yazmıştı.  Çeviri çalışmalarının yanısıra matematik., astronomi, fizik ve kimya kapsamanındaki konularla da ilgilenmiştir.

Bununla birlikte, İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurcusu olarak Farabi bilinir (Osmanlı Kimlği, Taner Timur s: 93)

Kindi, kimya ile ilgili çalışmalırında, Cabir İbn Hayyan’ın aksine mineralllerin aynı temel maddelerin birleşmesinden meydana geldiğini ve birbirine dönüşebelceğini savunun görüşe karşı çıkar.Mineraller, doğada oluşur ve her biri kendine özgü özelliklere sahiptir;birini diğerine dönüştürülmesi söz konusu olamaz. dolaysıyla altın ya da gümüşün daha az değerli olan bakır ya da kurşundan elde edilmesi mümkün değildir.”(Bilim Tarihi, Doruk, s: 73)

El-Kindi, eski çevirileri gözden geçirdi, düzeltti  ve o zamana dek yapılmamış Aristo  çevirilerini yaptı. Zamanının doğa filozoflarıyla tartışmalara girmiş, ilk rasyonalist filozoftur. Çeviri ve şerh olarak 150'ye yakın eseri vardır. Bununla birlikte orjinal kitabı pek azdır. Eserlerinin önemli bir kısmını zamanıdaki akımlara karşı “hücumlar ve reddiyeler”dir. En orjinal eseri Kitab-ül-akl ve’l-makul’  dür.

El-Kindi’ye göre felsefenin yöntemi kanıtlama ve amacı da Allah’a yaklaşmaktır. Temrinle kanıtlama ilmi artar;ruh maddeden ayrı manevi şekilleri kavramak için kuvvetlenir. Onları temsil eder  ve kendisi bir bütün halınde manevi suret olur. Ölümle bedenden ayrılınca fiilen manevi suret olur. Bilginin amacı bilenle bilinenin aynılğıdır. Bu fikir ona, Yeni Eflatunculuk’tan gelir.

Kantılama yöntemine gelince, El-Kindi, Aristo’nun İkinci Analitikler ’ ini Öklides geometrisine dayanarak tefsir ediyor. Mantıksal kanıtlamayı kullanmazdan önce örneklerini daha çok duyulara ait olan geometriden almalıdır. Aristo ilkelerinin rdeğerini onra görüyoruz. Bir şeyin vaolduğu ve ne olduğu .bilinmeden onun kanıtlanmasına girişilmemelidir. bu da aklın kendisi tarafından bilinen ilk verilere dayanmaktadır. Öklides aksiyomları gibi El-Kindi de bir metafizik ve fiziğe vasıl olmak  iddiası bütün Ortaçağda Batı ve Doğu’da rastlanan aynı tür çelişkiler ve engellerle karşılaşıyor. Onun akıllar nazariyesi bunlara açıklamak için ilerii sürülmüştür. Burada El Kindi kantılamanın dayandığı ilkeleri kurmaya çalışoyor.Kanıtlamanın konusu temellendirici şekillerin bilgisidir. Kanıtlamanın hareket noktası da mahiyet (köken) bilgisidir(s: 172)

1. Birinci adımda sonuç olarak daha çok bilinen özelliklerden daha az bilinen özelliklere, yani arazdan zata (belirtiden oluşuma) gider.

2. İkinci adımda, klasik Öklides kanıtlamasındaki tanımlara dayanır. Bu iki aşama arasında çelişki vardır: Eğer kökenlere ulaşmak için kanıtlardan başka bir yol izlenmezse bu çelişki kaldırılamaz. El-Kindi, hep bu sorun çevresinde ve sorunu çözmekssizinrn dolaşır. Eflatun’un yöntemi olan “taksim”, Sokrates’in yöntemi olan “tarif” ve Aristo’nun yöntemi olan “kıyas” ona tam bir hal sureti veremez. Bu  suretle taksim ile elde edilen cins, kıyasın halliyle ulaşılan fert, tarifle elde edilen nevidir.

Çünkü El-Kindi mantığın küllilerini(bütünlerini,tümellerini) gerçek saymaz. Varlık duyularla tanındığı gibi köken de tefekkür, mürakebe ve teemmül ile elde edilir.  El-Kindi’nin hal sureti kelamidir:O,bütün makulleri halen ve ezeli olarak düşünene fiil halinde bir akıl kabul eder. Buna bilfiil akıl der. Bu, insan ruhunda bulunamaz. Ruhta kuvve halinde bir akıl vardır ki kendi kendisiyle değil,ancak fiil halinde aklın tesiri altında fiile geçmeye elverişlidir. ruhta iki derece arasında kazanılmış akıl (muktesep akıl) doğar. O bütün makulleri saklar.

El-Kindi bu akıllar derecesi (akıllar hiyerarşısı) kuramını Eflatun ve Aristo’ya atfediyorsa da o herhalde kendisine aittir. Gerçi ilham aldığı kişi İskender Afrodisi (Alexandre d’Aphrodise)'de buna yakın bir akıllar kuramı vardır, fakat bunun kadar tam değildir. El-Kindi’nin amacı mahsus nizam ile makul nizam arasında bir köprü kurmaktı. Bu gayret onu izleyen bütün Meşşai filozoflarında devam etmiştir. Kesin olan nokta şuduru ki: El-Kindi ilk mefhumlar kuramında küllileri, makul suretleri ve her ilme özgü olan genel kavramları birbirine karıştırmıştır. Asıl zaafı buradadır. Bu suretle El-Kinde aynı ilkelerle hem Meşşai fiziğini, hem metafiziği, hem de mantığı açıklamaya çalışıyordu:

Ona göre alemde boşluk yoktur. Alemin dışında da boşluk ve doluluk yoktur. Ruh uzvi hareketin illetidir. Ruh bir cevherdir gibi fikirler aynı ilkeden çıkarılmıştır. Bu suretle Aristo’ya muhalif olarak alemin sonu geleceğine inanıyor. Madem ki göğün hareketini,gezegenin hareketini gezegenden ayrı bir hareket ettirici meydana gektirmiyor;o halde o bitebilir ve bitecektir.

El-Kindi çok öğrenci yetiştirdi. İçlerinde büyük alimler ve filozoflar vardır. Bunlardan en ünlüsü Ahmed Serahsi ve Ebu Ma’şer Belhi ’dir. Serahsi mantıkçı, Belhi ise alim ve tabiiyeci idi .Ahmed Serahsi, Arap nahvi ile(syntaxe) Yunan mantığını ilk defa karşılaştırandır. İsogaci düzenlemesine göre Arap dilini mantıki bir şekle soktu. her ne kadar Arap nahvını kuranlar Sibeveyh ve Sekkaki iseler de bu dili tam mantıkıi şekle sokan Ahmed Serahsi oldu.

Yahya bin Adi, El-Kindi ve Farabi’nin çağdaşı olan Bağdatlı Monophysite bir Hıristiyan filozofudur. Bütün ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Türk ve Arap bilgeleriyle tartışmalara girdi. İslam rasyonalist felsefesinin gelişmesinde rolü oldu. Aristo’nun eserlerinden önemli bir kısmını Arapça’ya çevirdi.

“ Araştırmacılığın ve daha genel olarak bilim ve öğrenimin gelişmesinde önemli bir etken de, 9. yy ve sonrasında matematik ve astronomi, fizik ve kimya, tıp ve eczacılık, coğrafya ve tarım, felsefe ve daha pek çok konudaki önemli Yunan eserlerinin Arapça’ya çevrilmesidir. Bu eserlerden bazıları yerel gayrimüslimlerin ellerindeydi; diğerleri ise Bizans’tan özel olarak ithal edilmişti. Çevirmenler eski putperestlerin eylemlerini değerli bulmadıkları için Yunan tarihçilerini çevirmemişlerdir. Müslümanların kendi zengin şiir edebiyatları olduğundan ve zaten şiir çevrilemediği için şairlerin eserleri de çevrilmiş değildir.

Çevirmenler ve onların gerek hükümdar gerekse diğer hamileri öncelikle yararlı olanla ilgileniyorlardı-gelecek kuşakların bir talihi olarak- bunların içinde o zaman bu dünyanın sorunlarıyla uğraşmak ve öteki dünyaya hazırlanmak için insanlara yararlı kabul edilen felsefe de vardı. Barbar ve çoğunlukla ilgisiz Batı’da geçici- ve hatta bazı zamanlar sürekli- olarak kaybolan pek çok önemli Yunan eseri Arapça çevirileriyle bilinmişlerdir. daha sonraları bunlardan Latince çeviriler yapılmıştır. çevirmenler çoğunlukla gerekli dil bilgisine sahip olan gayri müslimlerdi. metinyerden bazıları doğrudan rdoğruya Yunanca’dan,diğerleri Yunan orjinallerine dayanan Syriac çevirilerinden yapılmıştır Yunanca dışında başka kaynaklardan, İslamiyet öncesi( s:206) Farsça’sından ve hatta Hintçe’den  de çeviriler yapılmıştır. Bilindiği kadarıyla Latince’den bir tek çeviri yapılmıştır: Orosius’un tarihçesi olan bu kitap İspanya’daki Müslümanların tarihi konusunda yararlı bilgiler sağlamıştır,

Daha sonra Batı’ya yüzyıllar boyunca fazla ilgi duyulmamış, ancak çok sonraları pratik nedenlerle bilim adamlarının ve araştırlmacıların gözleri ilk kez Batı’ya çevrilmiştir. Bu yeni ilginin farklı yanları iki örnekle gösterilebilir. Osmanlı sadrazamı 1560 yılında Fransa tarihinin Türkçe’ye çevrilmesini istemiş ve çeviri 1570'te tamamlanmıştır. Bu çeviri bir tek metin olarak elimizdedir. Bu tarihten sonra yüzyıllar boyunca batı tarihi ile ilgili bir çamlışma yapılmamıştır. Batı ile ilgili diğer bir eser Baha el-Devle (öl: 1510) adındaki bir İranlı hekimin Deneyimlerin Özeti ( Hülasat el-Tecarib ) adlı kitabıdır. El-Devle burada frengi olduğu anlaşılan ve kendisingin ‘Ermeni İltihabı’ veya ‘Frenk vebası’ olarak adlandırdığı yeni bir hastalıktan sözetmektedir. Anlattığına göre bu hastalık Avrupa’da ortaya çıkmış ve oradan İstanbul’a ve başka yerlere yayılmıştır. Hastalık 1498'de Azerbaycan’da görülmüş,oradan Irak ve İran’a geçmiştir. 17. yy geldiğinde Türkçe’de ve diğer pek çok İslam dilinde frengi (Frenk hastalağı) olarak anılan sifilis  artık Avrupa’da basılan metinlere dayanılarak ayrıntılı olarak ele alınmaktaydı.

Ortaçağ İslam biliminin başarısı yalnızca Yunan biliminin alınıp korunması ve daha eski ve uzak Doğu unsurlarının benimsenmesiyle sınırlı değildir. Ortaçağ İslam bilim adamlarının modern dünyaya bıraktıkları miras onların çabaları ve katkılarıyla da önemli ölçüde zenginleşmiştir. Yunan bilimi genelde kuramsaldı. Ortaçağ Ortadoğu bilimi daha çok pratikti ve tıp, kimya ,astronomi ve tarım gibi alanlarda klasik miras, bu çağda Ortadoğu’nun deneyimleri ve gözlemleriyle açıklanmış ve desteklenmişti.                   

Bu süreçlerin iyi bir örneği matematiktir. ‘Arap rakamları’ Hindistan’dan gelmiştir; ama 9. yy’da yeni bir aritmetiğin başlangıç noktası Ortadoğululardır. İslam geometrisi Yunan geometrisi üzerine kurulmuş ve Hindistan öğretilerinden etkilenmiştir, fakat bunu uygulayanlar hem pratikte- kadastro, inşaat ve silahta- hem kuramda yeni ve özgün olan pek çok şey eklemişlerdir.Trigonometri bir ölçüde ve cebir tümüyle bir ortaçağ Ortadoğu buluşudur. Daha ünlü mucitler arasında, Doğuda matematik yazıları ve Batı’da boş zamanlarında yazdığı dörtlüklerle ünlü olan cebirci Ömer Hayyam (öl: 1311) vardır. Bu bilim adamlarının önemli bir bölümü,özellikle de hekimler, Hıristiyan ve Musevi idiler.Çoğunluğu yerel halktan olmakla birlimte bazıları Avrupadaki baskılardan kaçmış kişilerdi. Ancak Müslüman meslektaşlarıyla bir tek bilimsel toplum oluşturmuşlardınr ve eserleri de bölgenin ortak ortaçağ İslami uygarlığına dahildir. Eserleri Latince’ye çevrilen ve Avrupa’da okunan bazı büyük İslam yazaları modern bilimini gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır. Örneğin Avrupa’da Rhazes olarak (s: 207) bilinen ve belki de ortaçağ hekimlerinin en büyüğü olan ve çiçek hastalağı konusunda bir eseri bulunan Tahran yakınlarndaki Ray kentinden  Muhammed ibn Zekeriya el-Razi (öl: 920) bunlardan biridir. Buharalı büyük İbni Sina (980-1037)nın büyük tıp ansiklopedisi Tıp Kanunu Latinceye 13. yy’da çevrildi.

Kaynak:
http://www.geocities.com/rk1iz/islam.htm

SerHaN:
F  A  R  A  B  İ

Farabi (Faraplı) diye anılan Ebu Nasr Muhammet (870-950), eski Grek felsefesini yorumlayan ve geliştiren bir filozof olarak tanınmaktadır. O İslam dinine felsefi bir nitellik kazandırmak, İslamiyetle Platon(Eflatun) ve Aristoteles felsefelerini bağdaştırmak istemişti. Bu nedenle İslam felsefesinin kurucusu sayılmış,aynı zamanda kendisine Aristoteles’ten sonra gelen ikinci öğretmen anlamında “hace-i sani” unvanı verilmiştir. Bunun dışında onun siyaset sosyolojisi ile ilgili olarak yazdığı Araü’l-Medineti’l Fadıla adlı eseri de ününü artırmıştır.

Farabi, bu kitabında faziletli bir devletin ve onun başkanının nasıl olması,ne gibi nitelikler taşıması gerektiği üzerinde durmuştu. Nihayet onun bir bilim sınıflaması yapması ve bu arada müziği bir bilim dalı olarak ele alıp değerlendirmesi de belirtilmeye değer.(Ş. Turan, TKT, s: 164)

Farabi (872-950),İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusudur. Siyaset felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “ Medine-i Fadıla”(Erdemli Şehir) ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştu. Erdemli Şehir   adlı yapıtında Eflatun’un ‘Cumhuriyet’inden yararlandığı anlaşılıyor. Doğu felsefesi ile eski Yunan felsefesini birleştirmeye, uzlaştırmaya çalıştı.

Siyasal alanda eski Yunan felsefesi,Arap düşüncesine 9. yy’da El-Kindi ile girmişti. Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerinin Arapça çevirilerinden yararlanan El-Kindi, devlet yönektimi ile ilgili bir düzine risale yazmıştı. Bununla birlikte İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusu olarak Farabi bilinir.

Farabi, devlet felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “Medine-i Fadıla” ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştur. Bue eserlerde,devleti Aristo gibi uzuvcu bir yaklaşımla ele almış ve nasıl insan vücudu belli organlardan oluşuyorsa,çeşitli düzeydeki toplumların da belli organlardan oluşan bir yapıya sahip olduklarını iler sürmüştür. Farabi bu konuda,Eflatun’un “Cumhuriyet”inden esinlendiği anlaşılan, beş tabakalı bir Erdemli Şehir ("Medine-i Fadıla”) tablosu çizmiştir. Bu siyasal birimin başında bir “filozof-hükümdar” bulunacak,eğer böyle biri yoksa devleti ya bir grup ya da kanun ve gelenekleri iyi bilen biri yönetecektir. Toplumun tabakaları birbirlerine sevgi ile bağlı olacaklar ve toplumun yönetimine “adalet” ilkesi egemen kılınıcaktır. Farabi, devlet hayatı ile ilgili ilkeleri sayarken, ilk olarak “adalet”i belirtmekte ve “ adalet toplum mensuplarının paylaştkları bütün iyi şeylerin başında gelir” demektedir. Burada  “Prenslerin aynası” geleneğini oluşturan, doğu felsefesi ile eski Yunan siyasal düşüncesini birleştiren temel bi ilke ile karşı karşıyayız.(s: 93).

Farabi’nin düşüncesi,kendisinin ölümünden yüzyıllarca sonra bile etkisini sürdürmüş,Osmanlı uleması tarafından da okunan ve sık sık anılan eserlerden biri olmuştur. Bu etkileme zincirinin en önemli halkalarını, Sasani devlet ilkelerini de Emevi döneminden itibaren özümleyen Arap devletleriyle, Selçuklu devleti teşkil etmiştir. 17. yy’da Katip Çelebi, Keşf-ül-Fünun’(Fenlerin Keşfi)u yazarken Osmanlı medreseleri “ilm-i siyaset” alanında kitaplarla doluydu.

Yukarıdaki satırlarda,Osmanlıranı mirasçısı oldukları siyaset felsefesine, kökeni bir yandan Hint-iran geleneklerine, öte yandan da neoplatonist senteze giden iki akımın egemen olduğunu söyledim. Bunlar “adalet”e dayanan ve birbiriyle uyum halinde tabakalardan oluşan bir devlet yapısında ifadelerini buluyorlardı. Osmanlı yazaları bu konularda bir yandan klasik eserleri kullanırken, öte yandan da- kendi deneyimlerini yansıtan- kitaplar yazmışlardır. Bunların çoğundan söz etmek olanağımız olmadığı gibi, böyle bir şeyi, eserlerin çoğu kez birlireni tekrarlamaları yüzünden çok yararlı da görmüyoruz. Aşağıdaki satırlarda önemli bulduğumuz bazı eserleri anmakla yetineceğiz

Osmanlıların devlet yönetimi ve yurtaşşlık görevleri ile ilgili konularda değer verdikleri eserlerin bir kısmı 11. ve 12. yy’larda Gazneli Mahmud’un ve Selçuklu hükümdarlarının istekleri üzerine yazılmış Siyasetname ve  Nasihatname’lerdir. Bunladan Keykavus İbn Kabus ’un “Kabusname” si 2. Murat’ın arzusu üzerine Mercimek Ahmed tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve sultana sunulmuştur. Yine aynı dönemde Melikşah’ın ünlü veziri Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname’si de Osmanlı ulemasının bildiği ve incelediği bir eserdi. Bunlara Feridun al- Attar ’ın 12. yy’da yazdığ “Pendname”yi ekleyebiliriz. Eser, Kanuni Sultan (s: 94) Süleyman zamanında Türkçe’ye de çevrilmiş ve yalnızca 19. Yy içinde sekiz kere basılmıştır. Bu eerlerden Siyasetname daha çok devlet yönetimine ağırlık verirken ve “ikta” gibi yeni ilkeler önerirken, diğerleri ahlaki ilkeleri ön planda inceliyorlar ve bireyşsel errdemleri sıralıyorlardı.Bu Nasihatnameler özellikle iktisadi felsefeleri itibarıyla tutcu bir dünya görüşü içermketedirler. Pendame sadeliği ve fakirliği överkeni, Kabusname meşru kazanılmış servetleri savunuyor; fakat borcu ve faizi şiddetle eleştirdikten sonra fertlere fazla paralarını gömmemelerini öneriyordu. Bu fikirler eserlerin yazıldıkları tarih gözöünde bulundurulursa bir ölçüde normal karşılanabilir. Fakat bunların Osmanlı uleması tarafından 19. yy’da bile beğenildikleri ve benimsendikleri düşünülürse sözü edilen tutuculuğun anlamı anlaşılır.

Osmanlı Devletinde siyaset felsefesi açısından daha çok eski Yunan düşüncesini nakleden yazarlardan da Nasreddin Tusi ile Celaleddin Davvani özellikle anılmaya değer. Bunlardan Nasreddin Tusi’nin 13. yy’da kaleme aldığı “Ahlak-i Nasıri” adlı eseri, Davvani’nin 15. yy’da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sunduğu “Ahlak-i celali” sine temel oluşturmuştur. Her iki yazar da eserlerini üç bölümde gelliştiriyorlardı. Önce, bireysel planda ahlak erdemleri ve kusurları inceliyorlar, sonra o dönemin iktisadi görüşlerini temsil eden ilkeleri ele alıyorlardı. Asıl siyasal düzenle ilgili ilkeleri ise üçüncü bölümde ortaya koyuyorlardı. Bu bölümde N.Tusi ve onun içinde C. Davvani özellikle Farabi’nin Medine-i Fadıla’sından (s: 95) yararlanmışlardır. “Siyaset” bölümünde yazarlarımız adalete dayanan “erdemli toplum’”un özelliklerini saydıktan sonra bunun karşıtı olan topmun tiplerini ("Medine-i Gayrı Fadıla”) sıralıyorlardı. Bu konuda Aristo’nun sınıflandırmalarından yararlanan N. Tusi, şiddete ve despotizme dayanan toplum tiplerini “Medine-i cabbaran”) yeriyor ve “adalet”i savunuyordu. Yazara göre “adalet herkesin toplumdaki yerini korumasını ve onu aşmamasını gerektiriyor”du.Görüldüğü gibi,burada da katmanlara ayrılmış, hiyerarşik bir devlet anlayışı iyle karşıkarşıyayız. Bu konuya Osmanlı yazarlarından sözederken tekrar döneceğiz. Tusi ve Davvani’nin eerleri hakkında son olarak şunu belirtelim ki, yazarlarımız kitaplarını Eflatun ve Airsto’dan siyasal ilkeler ve öğütler naklederek bitirmektedirler.

Gerek N. Tusi gerekse C. Davvani Osmanlı uleması tarafından çok iyi biliniyorlardı. Fatih devri alimlerinden Tursun beye, sultana tebaası arasındaki ilişkilerin niteliğini açıklarken özellikle Farabi ve Tusi’den yararlanmıştır.(H.İnalcık). C. Davvani de Taşköprüzade tarafından Türkçeye çevrilmiş ve İnalcık’ın belirttiğine göre Osmanlı uleması arasında “çok rağbet görmüştü.”( Taner Timur, Osmanlı Kimliği s: 93-96 )

Farabi, Türkistan' da yaşadı. Aristo' nun yorumcularındandı. İbn-i Sina' nın öğretmenidir.

Farabi, felsefeyle şeriatı uzlaştırmaya çalışarak Meşai Okulunu kurdu. (Erdoğan Alkan s: 73)

Farabi’ye Göre Doğada Boşluk yok.

Önemli bir filozof, siyaset bilimci ve fizikçi olan Farabi ’nin (874-950) fizik konusunda dikkati çeken en önemli eseri Boşluk Üzerine   adlı makalesidir. Farabi’nin bu makalesinde sunduğu fikirlerden, onun doğada boşluk bulunmadığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü ona göre, eğer bir tas, su dolu bir kabın içine hiç su girmediği görülür. Bu demektir ki, hava bir cisimdir ve kabın tamamanı doldurmaktadır. Bundan dolayı da kaba su girememektedir. Buna karşılık, eğer bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılırsa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülecektir. Böylece Farabiye göre, Aristo fiziğine göre suyun doğal yerinde kalması ve yukarıya doğru yükselmemesi gerekirdi. Oys bu deneyde su, Aristo’nun düşüncesinin aksine, doğal yerinden uzaklaşarak yukarıya yükselmektedir. Boşulk da olanaksız olduğuna göre, Aristo fiziğiyle bunu açıklayamayız. Böylece Aristo fiziğinin yetersizliğini vurgulayan Farabi, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olayı açıklayabilen bir varsayım oluşturmaya çalışır. Bunun için iki prinespi kabul eder .

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur. yani bir kapta bulunan havanın yarısını dışarı çıkarsak, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için hiçbir zama8 boşluk olmaz.

2. Hava ve su arasında komşuluk ilişkisi vardır ve nerede su biterse orada başlar.

Farabi, işte bu iki prensibin ışığı  altında bu olayı açıklamayı dener. Ona göre, ikinci deneyde, yani içindeki havanın emildiği şişe deneyinde, suyun şişenin içinde yükselmesi boşluk nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi gereği suyu da beraberinde götürmesi nedeniyledir.

Yaptığı bu açıklamayla Farabi, Aristo fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak onun açıklaması da yetersizdir. Çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğünü açıklamamaktadır. Bununla birlikte, Farabi’nin bu aıklaması, batı’da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır şeklinde değiştirilerek genelleştirilmiştir.”

(Bilim Tarihi, Doruk Yayınları s: 66-67)

 Böylece Antikçağ Yunan biliminini yanısıra Babil, Pers, Hint, Çin’in bilgi birikimi zaten uygarlığın yabancısı olmayan Arap merkezlerinde yoğunlaştı. Bu çeviri eylemi giderek onların yorumlanması, geliştirilmesiyle canlı bir bilimsel, felsefi atılım sürecine dönüştü.

**
Akılcılıkla İslamı Bağdaştırmaya Çalışan İlk Türk Düşünürü: F  A  R  A  B  İ

Farabi (Faraplı) diye anılan Ebu Nasr Muhammet (870-950), eski Grek felsefesini yorumlayan ve geliştiren bir filozof olarak tanınmaktadır. O İslam dinine felsefi bir nitellik kazandırmak, İslamiyetle Platon(Eflatun) ve Aristoteles felsefelerini bağdaştırmak istemişti. Bu nedenle İslam felsefesinin kurucusu sayılmış,aynı zamanda kendisine Aristoteles’ten sonra gelen ikinci öğretmen anlamında “hace-i sani” unvanı verilmiştir. Bunun dışında onun siyaset sosyolojisi ile ilgili olarak yazdığı Araü’l-Medineti’l Fadıla adlı eseri de ününü artırmıştır. Farabi, bu kitabında faziletli bir devletin ve onun başkanının nasıl olması,ne gibi nitelikler taşıması gerektiği üzerinde durmuştu. Nihayet onun bir bilim sınıflaması yapması ve bu arada müziği bir bilim dalı olarak ele alıp değerlendirmesi de belirtilmeye değer.(Ş. Turan, TKT, s: 164)Farabi (872-950),İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusudur. Siyaset felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “ Medine-i Fadıla”(Erdemli Şehir) ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştu. Erdemli Şehir   adlı yapıtında Eflatun’un ‘Cumhuriyet’inden yararlandığı anlaşılıyor. Doğu felsefesi ile eski Yunan felsefesini birleştirmeye, uzlaştırmaya çalıştı.

Siyasal alanda eski Yunan felsefesi,Arap düşüncesine 9. yy’da El-Kindi ile girmişti. Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerinin Arapça çevirilerinden yararlanan El-Kindi, devlet yönektimi ile ilgili bir düzine risale yazmıştı. Bununla birlikte İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusu olarak Farabi bilinir.Farabi, devlet felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “Medine-i Fadıla” ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştur. Bue eserlerde,devleti Aristo gibi uzuvcu bir yaklaşımla ele almış ve nasıl insan vücudu belli organlardan oluşuyorsa,çeşitli düzeydeki toplumların da belli organlardan oluşan bir yapıya sahip olduklarını iler sürmüştür. Farabi bu konuda,Eflatun’un “Cumhuriyet”inden esinlendiği anlaşılan, beş tabakalı bir Erdemli Şehir ("Medine-i Fadıla”) tablosu çizmiştir. Bu siyasal birimin başında bir “filozof-hükümdar” bulunacak,eğer böyle biri yoksa devleti ya bir grup ya da kanun ve gelenekleri iyi bilen biri yönetecektir. Toplumun tabakaları birbirlerine sevgi ile bağlı olacaklar ve toplumun yönetimine “adalet” ilkesi egemen kılınıcaktır. Farabi, devlet hayatı ile ilgili ilkeleri sayarken, ilk olarak “adalet”i belirtmekte ve “ adalet toplum mensuplarının paylaştkları bütün iyi şeylerin başında gelir” demektedir. Burada  “Prenslerin aynası” geleneğini oluşturan, doğu felsefesi ile eski Yunan siyasal düşüncesini birleştiren temel bi ilke ile karşı karşıyayız.(s: 93).

Farabi’nin düşüncesi,kendisinin ölümünden yüzyıllarca sonra bile etkisini sürdürmüş,Osmanlı uleması tarafından da okunan ve sık sık anılan eserlerden biri olmuştur. Bu etkileme zincirinin en önemli halkalarını, Sasani devlet ilkelerini de Emevi döneminden itibaren özümleyen Arap devletleriyle, Selçuklu devleti teşkil etmiştir. 17. yy’da Katip Çelebi, Keşf-ül-Fünun’(Fenlerin Keşfi)u yazarken Osmanlı medreseleri “ilm-i siyaset” alanında kitaplarla doluydu.

Yukarıdaki satırlarda,Osmanlıranı mirasçısı oldukları siyaset felsefesine, kökeni bir yandan Hint-iran geleneklerine, öte yandan da neoplatonist senteze giden iki akımın egemen olduğunu söyledim. Bunlar “adalet”e dayanan ve birbiriyle uyum halinde tabakalardan oluşan bir devlet yapısında ifadelerini buluyorlardı. Osmanlı yazaları bu konularda bir yandan klasik eserleri kullanırken, öte yandan da- kendi deneyimlerini yansıtan- kitaplar yazmışlardır. Bunların çoğundan söz etmek olanağımız olmadığı gibi, böyle bir şeyi, eserlerin çoğu kez birlireni tekrarlamaları yüzünden çok yararlı da görmüyoruz. Aşağıdaki satırlarda önemli bulduğumuz bazı eserleri anmakla yetineceğiz

Osmanlıların devlet yönetimi ve yurtaşşlık görevleri ile ilgili konularda değer verdikleri eserlerin bir kısmı 11. ve 12. yy’larda Gazneli Mahmud’un ve Selçuklu hükümdarlarının istekleri üzerine yazılmış Siyasetname ve  Nasihatname’lerdir. Bunladan Keykavus İbn Kabus ’un “Kabusname” si 2. Murat’ın arzusu üzerine Mercimek Ahmed tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve sultana sunulmuştur. Yine aynı dönemde Melikşah’ın ünlü veziri Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname’si de Osmanlı ulemasının bildiği ve incelediği bir eserdi. Bunlara Feridun al- Attar ’ın 12. yy’da yazdığ “Pendname”yi ekleyebiliriz. Eser, Kanuni Sultan (s: 94) Süleyman zamanında Türkçe’ye de çevrilmiş ve yalnızca 19. Yy içinde sekiz kere basılmıştır. Bu eerlerden Siyasetname daha çok devlet yönetimine ağırlık verirken ve “ikta” gibi yeni ilkeler önerirken, diğerleri ahlaki ilkeleri ön planda inceliyorlar ve bireyşsel errdemleri sıralıyorlardı.Bu Nasihatnameler özellikle iktisadi felsefeleri itibarıyla tutcu bir dünya görüşü içermketedirler. Pendame sadeliği ve fakirliği överkeni, Kabusname meşru kazanılmış servetleri savunuyor; fakat borcu ve faizi şiddetle eleştirdikten sonra fertlere fazla paralarını gömmemelerini öneriyordu. Bu fikirler eserlerin yazıldıkları tarih gözöünde bulundurulursa bir ölçüde normal karşılanabilir. Fakat bunların Osmanlı uleması tarafından 19. yy’da bile beğenildikleri ve benimsendikleri düşünülürse sözü edilen tutuculuğun anlamı anlaşılır.

Osmanlı Devletinde siyaset felsefesi açısından daha çok eski Yunan düşüncesini nakleden yazarlardan da Nasreddin Tusi ile Celaleddin Davvani özellikle anılmaya değer. Bunlardan Nasreddin Tusi’nin 13. yy’da kaleme aldığı “Ahlak-i Nasıri” adlı eseri, Davvani’nin 15. yy’da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sunduğu “Ahlak-i celali” sine temel oluşturmuştur. Her iki yazar da eserlerini üç bölümde gelliştiriyorlardı. Önce, bireysel planda ahlak erdemleri ve kusurları inceliyorlar, sonra o dönemin iktisadi görüşlerini temsil eden ilkeleri ele alıyorlardı. Asıl siyasal düzenle ilgili ilkeleri ise üçüncü bölümde ortaya koyuyorlardı. Bu bölümde N.Tusi ve onun içinde C. Davvani özellikle Farabi’nin Medine-i Fadıla’sından (s: 95) yararlanmışlardır. “Siyaset” bölümünde yazarlarımız adalete dayanan “erdemli toplum’”un özelliklerini saydıktan sonra bunun karşıtı olan topmun tiplerini ("Medine-i Gayrı Fadıla”) sıralıyorlardı. Bu konuda Aristo’nun sınıflandırmalarından yararlanan N. Tusi, şiddete ve despotizme dayanan toplum tiplerini “Medine-i cabbaran”) yeriyor ve “adalet”i savunuyordu. Yazara göre “adalet herkesin toplumdaki yerini korumasını ve onu aşmamasını gerektiriyor”du.Görüldüğü gibi,burada da katmanlara ayrılmış, hiyerarşik bir devlet anlayışı iyle karşıkarşıyayız. Bu konuya Osmanlı yazarlarından sözederken tekrar döneceğiz. Tusi ve Davvani’nin eerleri hakkında son olarak şunu belirtelim ki, yazarlarımız kitaplarını Eflatun ve Airsto’dan siyasal ilkeler ve öğütler naklederek bitirmektedirler.

Gerek N. Tusi gerekse C. Davvani Osmanlı uleması tarafından çok iyi biliniyorlardı. Fatih devri alimlerinden Tursun beye, sultana tebaası arasındaki ilişkilerin niteliğini açıklarken özellikle Farabi ve Tusi’den yararlanmıştır.(H.İnalcık). C. Davvani de Taşköprüzade tarafından Türkçeye çevrilmiş ve İnalcık’ın belirttiğine göre Osmanlı uleması arasında “çok rağbet görmüştü.”

( Taner Timur, Osmanlı Kimliği s: 93-96 )

Farabi, Türkistan' da yaşadı. Aristo' nun yorumcularındandı. İbn-i Sina' nın öğretmenidir.

Farabi, felsefeyle şeriatı uzlaştırmaya çalışarak Meşai Okulunu kurdu. Yunan felsefesindeki evrenin sonsuzluğu anlayışıyla İslamiyetin yaratılış öyküsünü bağdaştırmaya çalıştı.Aristo' ya göre tanrı ve madde ikiliği yoktu. Madde gücünü Tanrı' dan alırdı. Farabi' ye göre Tanrı, bilmeksizin, mekanik olarak güzellik ve iyilik kurallarına göre davranır. Tanrı, olması gerekeni ve zorunlu olanı bilir ve bilerek davranır, bilgisi gerekenin bilincidir; ama ancak genelleri (tümel olanları) bilir, tikelleri( bire ait olanları) bilmez ve ayrıntılarla uğraşmaz. Aristo' ya göre ilk hareket ettirici, tümel akıl ya da tanrıdır, başka bir deyişle tümel akıl ve tanrı aynı şeydir. Farabi' ye göre ise tümel akıl ve Tanrı aynı şey değildir; ancak tümel akıl Tanrı' dan çıkmıştır. Farabi, ruhçu olmakla birlikte, gizemciliği (bilinemezciliği) hoşgören ilk filozoftur. Ona göre, madde ezelidir. Ruh, bedenden sonra meydana  gelir ve bedenden sonra yaşamaz. Platon' un ruh göçü masaldır. Görüldüğü gibi Farabi, basit bir metafizikçi değildir, temelde maddecidir. Bu nedenle Farabi,  Kuran' ı akla dayalı kılmak için birçok deyimi  değiştirerek yorumlamıştır. "Kişiyi erdemli kılan Tanrıdır" der. Erdem verici olarak Tanrıyı selamlar. Kadercidir. Kötülükler olmasa iyilikler de olmazdı der.

(Erdoğan Alkan s: 73)

Farabi’ye Göre Doğada Boşluk yok.

Önemli bir filozof, siyaset bilimci ve fizikçi olan Farabi ’nin (874-950) fizik konusunda dikkati çeken en önemli eseri Boşluk Üzerine   adlı makalesidir. Farabi’nin bu makalesinde sunduğu fikirlerden, onun doğada boşluk bulunmadığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü ona göre, eğer bir tas, su dolu bir kabın içine hiç su girmediği görülür. Bu demektir ki, hava bir cisimdir ve kabın tamamanı doldurmaktadır. Bundan dolayı da kaba su girememektedir. Buna karşılık, eğer bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılırsa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülecektir. Böylece Farabiye göre, Aristo fiziğine göre suyun doğal yerinde kalması ve yukarıya doğru yükselmemesi gerekirdi. Oys bu deneyde su, Aristo’nun düşüncesinin aksine, doğal yerinden uzaklaşarak yukarıya yükselmektedir. Boşulk da olanaksız olduğuna göre, Aristo fiziğiyle bunu açıklayamayız. Böylece Aristo fiziğinin yetersizliğini vurgulayan Farabi, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olayı açıklayabilen bir varsayım oluşturmaya çalışır. Bunun için iki prinespi kabul eder .

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur. yani bir kapta bulunan havanın yarısını dışarı çıkarsak, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için hiçbir zama8 boşluk olmaz.

2. Hava ve su arasında komşuluk ilişkisi vardır ve nerede su biterse orada başlar.

Farabi, işte bu iki prensibin ışığı  altında bu olayı açıklamayı dener. Ona göre, ikinci deneyde, yani içindeki havanın emildiği şişe deneyinde, suyun şişenin içinde yükselmesi boşluk nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi gereği suyu da beraberinde götürmesi nedeniyledir.

Yaptığı bu açıklamayla Farabi, Aristo fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak onun açıklaması da yetersizdir. Çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğünü açıklamamaktadır. Bununla birlikte, Farabi’nin bu aıklaması, batı’da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır şeklinde değiştirilerek genelleştirilmiştir.”

(Bilim Tarihi, Doruk Yayınları s: 66-67)

 Böylece Antikçağ Yunan biliminini yanısıra Babil, Pers, Hint, Çin’in bilgi birikimi zaten uygarlığın yabancısı olmayan Arap merkezlerinde yoğunlaştı. Bu çeviri eylemi giderek onların yorumlanması, geliştirilmesiyle canlı bir bilimsel, felsefi atılım sürecine dönüştü.

**

Kaynak:
http://www.geocities.com/rk1iz/islam.htm

SerHaN:
Al-Hazen (900-970)

Horasan'da El- Hazen(Ebu Cafer Horasani) adında büyük bir bilim adamı da hava okyanusunun yüksekliğini, alaca karanlığın sonuna kadar ölçmüştü. El-Hazen, ufkun ötesine Güneşin nasıl indiğini gözetliyordu. Güneş batıyordu; ama ışınları yeryüzünü aydınlatmayı sürdürüyordu.El-Gazen kum saatleriyle zamanı ölçüyor, astronomi aletleriyle(usturlabı derecelendirerek) Güneş' in yolunu öngörüyordu. Yaptığı gözlem ve hesaplar sonucu alaca karanlığın sınırlarına kadarki uzaklığın  " 52 bin adım"  olduğunu buldu. Bu, çağdaş ölçümlerden biraz küçüktür.

Kaynak:
http://www.geocities.com/rk1iz/islam.htm

SerHaN:
İbn Sina
 

 

İbn Sina (979-1037). Devrinin en büyük filozof, hekim ve bilginidir. Avrupalılarca Avisena diye bilinen İbn Sina’nın adı Ebu Ali İbn Hüseyin’dir. Samaniler zamanında ünlendi. Tıp ve felsefedeki yapıtlarından dolayı Büyük Öğretmen diye tanındı. Onun eseri yaklaşık  yedi yüzyıl okutuldu.

Babasının adı Sina olduğu için Arapça deyimle İbni Sina diye adladırılan Ebul Ali (980-1037) de bir Türk olup Buhara’da doğmuş ve Hemedan’da ölmüştür.Felsefenin yanısıra, tıp ve matemtimk alalrandaki görüş ve buluşlarıyla daha sağlığında üne kavuşmuştu. Filozof olarak tipik bir ortaçağ düşünürüdür. Farabi’nin akılcığılğı ile deneyciliği birleştirmeye çalışmıştır.Bilgi konusunda Platoncu, tüm düşünce yönünden ise doğu skolastiğinin temsilcisi sayılır. Onun tıbba ilişkin el-kanun adlı eseri, kendisinin tıp biliminin babası sayılan Hippokrat ile Yunanlı hekim Galenus(131-201) gibi en büyük hekimler arasında anılmasına yol açmıştır. Adı batı dillerine Avicenne (Avisen) diye geçmiş ve yazdıkları Avrupa’daki tıp fakültelerinde 17. yy’a dek ders kitabı olarak okutulmuştur. Ayrıca onun, Şifa adlı eserinde bilim sınıflaması yapması,jeoloji konuları üzerinde durması,taşların ,dağların, minerallerin oluşumunu açıklaması da  dikkat çekicidir.

İbna Sina, simya açısından özellikle altına dönüşüm olanağıyla ilgilenmiştir. “El Fenn-ül Hamis min Tabiiyat” adlı kitabının minerolojiye ilişkin bölümünde, mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar diye dört gruba ayırlımştır. Bu kitabının son kısmında simyacılara çatarak bir metalin başka bir metale dönüştürülmesinin olanaksızlığına ve bu yolla yapılan alaşımların,kurnazca yapılmış takleitlerden öte bir şey olmadığını belirtmiştir(Adnan Adıvar).

Ona göre gümüş ve altın, sırasıyla Ay ve Güneş’in yeryüzüne etkisiyle doğa tarafından oluşturuluyordu. “De Anima” adlı başka bir simya yapıtı da vardır. “Tıp kanunu” adlı büyük sözlüğü 1700'lere değin Avrupa’da ve yakın zamanlara değin de Kuzey Afrika’da bir otorite ve resmi ilaçç kitabı olarak tanınmıştır. İbni Sina “madde” ve “biçim”i bir BİRLİK olarak kabul etmiştir. Doğa olaylarının açıklanmasında doğüaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin kabulünün gerekmediğini söylemiş ve kuramsal düşünme ve kavram oluşturma gibi düşünsel çalışmaları üst düzeye çıkarmıştır.

Kaynak:
http://www.geocities.com/rk1iz/islam.htm

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa