|
kervan
|
 |
« Yanıtla #1 : Ağustos 05, 2008, 05:24:17 ÖS » |
|
Peygamberimiz de zayıf karakterli, uydum kalabalığa bir hayat yaşayanları şöyle uyarıyor:
“Sakın immea olmayın. İmmea olursanız sonunda şöyle demeye başlarsınız: İnsanlar iyi olursa, biz de iyilik yaparız. Onlar, zulmederse, biz de zulmederiz. Ama siz şunu özünüze yerleştiriniz: İnsanlar iyilik yaparsa, siz de iyilik yapın. Onlar kötülük yaparlarsa, siz asla zulmetmeyin.”(4)
Hadiste geçen 'immea' kavramı, her önüne gelene, ben de seninleyim diyen; her sese kulak veren, kendisine ait bir görüşü, bir duruşu olmayan, delilsiz, bilgisiz olarak dinini başkasına tabi kılan taklitçi; itikad ve ibadet bir yana ahlakî konularda bile kör bir taklidin içeri-sinde olan, kendine özgün görüşü olmayan, karaktersiz, eyyamcı, şahsiyetsiz kişi, diye tanımlanmış-tır.(5) Yani immea, etkileyen değil etkilenen, yönlendiren değil, yönlendirilen/güdülen, belirleyen değil belirlenen kimsedir.
Oysa Kur' ân bizden “Vasat Ümmet, tanık ümmet(6), Hayırlı/seçkin Ümmet(7)” olmamızı isterken, bizim belirleyen seçkin bir toplum, denge toplumu, izlenen ve yönlendiren örnek toplum olmamızı hedeflemiştir. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber: "Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiğinizden sorumlusunuz."(8) buyurarak her Müslümana çok önemli yükümlülükler yükleyerek onları güdülen kişiler olmamaya yönlendirmiştir. Bir hadiste de “Ya öğrenen ol, ya öğreten. Ama sakın immea olma!”(9) denmiştir. Buna göre immea olmamak, bilgilenmekten geçmektedir. Başka bir deyişle, immea olmanın temel sebebi, bilgisizlik, eksik yahut yanlış bilgi sahibi olmak, bildiğinin farkında olmamak, bilgiyi eyleme dönüştürmemektir.
İMANDA İLERLEMEK
Sahabenin hayat hikayelerinde, 'Esleme fe ahsene İSLAMehü' "İSLAM oldu ve Müslümanlığını güzelleştirdi." ifadesi sıkça geçer. Yani onlar İSLAM olup, oldukları gibi kalmamışlardır. İSLAM, onların düşünce, söylem ve eylem dünyalarını biçimlendirmiş, yeni bir kalıba sokmuştu.
Kur'ân adamının dilinden hiç düşürmediği "İhdinas sıradal müstakîm." duasının anlamı, bizi dosdoğru yolda dâim ve kâim eyle. Bizler doğru yolu bulalım, doğru yolda kalalım, doğru yolda ilerleyelim, hidayetimiz kuvvetlensin ve artsın demektir. Nitekim bu konuda Kur'ân'da şöyle buyrulur: "Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık."(10)
Ashab-ı Kehf, inanmayan babalarına ve toplumlarına rağmen tevhidi benimsemiş ve ne pahasına olursa olsun tevhid üzerine kalmaya azmetmiş bir grup gençti. Onların bu kararlılıkları sebebiyle Yüce ALLAH, onların hidayetlerini artırmış, onlara yardım etmiş, ayaklarını sabit kılmıştı. Onların güçlenen bu imanları, onları yaşadıkları toplumun kör gidişatına uymamaya, ne pahasına olursa olsun baş kaldırmaya ve inançları uğruna her türlü fedakârlığı göze almaya sevk etmişti.
Zira gücünü, erişilmez gücün sahibi olan Yüce ALLAH'tan alanları gelişen günü birlik olaylar olumlu olarak etkiler. Onlar ki, halk kendilerine: "(Düşman) 'İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!' deyince, (bu söz,) onların imanını artırdı. Ve: 'ALLAH bize yeter, O, ne güzel vekildir.' dediler."(11)
"Mü'minler (düşman) orduları(nı) gördükleri zaman (korkmadılar): 'Bu ALLAH'ın ve Rasülünün, bize va'dettiği (zafer)dir. ALLAH ve Rasülü doğru söylemiştir.' dediler. Ve bu, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı."(12) Kendisinden bir türlü kurtulamadığımız takıntılarımız var. Bağışıklık yapan günahlarımız, bir türlü atamadığımız taassuplarımız/tutuculuklarımız. Kötü alışkanlıklarımız, kötü sözler (yalan, gıybet, sövme vb.), beynamazlık (sürekli yahut geçici namazı terk) bizi bırakmayan yahut bizim bırakamadığımız günahlar. Bunları devam ettirirken bizi nefislerimiz, çevremiz yönetiyor. Rabbimiz ve hakikatler değil.
Hâlbuki İSLAM öncesi devirde sahabinin çoğunda bunların hepsi vardı. Ama onlar, bu takıntılarından kurtulmasını bildiler. Eşkıya iken evliya oldular. Günahların içerisine batmışken, sevapların adamı oldular. Aşiret, kavim, kabilecilik hastalığından kurtulup, arabı acemi kardeş oldular. Onlar bunu sağlam bir ALLAH inancı ve doğru bir din anlayışı ile gerçekleştirdiler. Çünkü onlar Yaratan olarak kabul ettikleri ALLAH'ı, yöneten olarak da kabullenmişlerdi. Onlara göre din, hayatın bütün alanlarını düzenleyen ilkeler mecmuasının adıydı. Onlar Kur'ân ayetleriyle hidayete ermişlerdi ve sürekli olarak Kur'ân ayetleri ile besleniyorlar, güçlerini o ayetlerden alıyorlardı: "Mü'minler o kimselerdir ki, ALLAH anıldığı zaman yürekleri ürperir, O' nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." (13) "Ağlayarak çeneleri üstüne kapanırlar ve Kur'ân, onların derin saygısını artırır." (14)
Çünkü onlar: "Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de ALLAH'a mahsustur." (15) ayetini kendilerine düstur edinmişler ve Yaratan olarak kabul ettikleri Yüce ALLAH'ı yöneten olarak da kabul etmişlerdi.
Şimdi şu sorulara kendi nefsimizde cevap arayalım:
Bizi kim yönetiyor ve yönlendiriyor?
Kimin adamı olarak çalışıyoruz?
Ne adına ve kime çalışıyoruz?
Kısaca bizim Rabbimiz/yönetenimiz kim?
ALLAH'ın dinine inandığını söyleyenler olarak, ALLAH'ın dinini doğru olarak ne kadar biliyor ve yaşıyoruz?
Din, bizi biçimlendiren yaşantımızda ne kadar etkin ve yetkin?
İman ve İSLAM'ımız yerinde saymaya devam ediyor mu, yoksa bizi değiştirme ve bizi biçimlendirme gücüne sahip mi?
1- 5 Maide, 54. 2- 5 Maide, 104. 3- 6 Enâm, 116. 4- Tirmizî, Birr 62. 5- Mübarekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî, VI, 145-146. 6- Bkz. 2 Bakara, 143. 7- Bkz. 3 Ali İmran, 110. 8- Buhari, Cuma 1, 12. 9- İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 67. 10- 18 Kehf, 13. 11- 3 Ali İmran, 173. 12- 33 Ahzab, 22. 13- 8 Enfâl, 2. 14- 17 İsra, 109. 15- 7 Araf, 54.
|