Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Ocak 10, 2009, 05:09:48 ÖÖ

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Profil Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt
B O Y K O T   Ü R Ü N L E R I
+  Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com
|-+  İslamı Öğreniyorum ( Bölüm Yöneticileri: AzRa - Kul Ahmedd )
| |-+  Fıkıh ve Akaid (Moderatörler: Zemheri__, hakikat)
| | |-+  Batıl inanışların kaynakları ve yayılma şekilleri
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Batıl inanışların kaynakları ve yayılma şekilleri  (Okunma Sayısı 253 defa)
Gül'e Hasret

Bint-i Mennani
Editör
******


Teşekkür: 673
Online Online

Mesaj Sayısı: 2978

Her hasretin,bir vuslatı vardır...


« : Temmuz 26, 2008, 07:32:55 ÖS »

Batıl inanışların kaynakları ve yayılma şekilleri:

 

İslâm'ın korkutucu tehditlerine rağmen batıl inanışların, Müslüman­lar arasında da tutunması ilginç bir olaydır. Çünkü İslâm'a göre neyin hak, ne­yin batıl; hangi düşünce ve inanışların doğru, hangisinin ise yan­lış olduğu gâyet açıktır. İslâm bu konuda insanlığın bütün inanç kurum­larından çok farklı ve ciddî disiplinler getirmiştir. Bunlar özel­likle «küfür» ve «şirk» kavramlarının içerikleri olarak akâid âlimleri tarafın­dan her çağda ele alınmış ve açıklanmıştır. Buna rağmen çoğu­nun şirke sebep olduğu batıl inanışların, «bid'at» ve hurâfelerin Müslümanlar ara­sında yer yer yayılması bir türlü önlenememiştir. Dolayısıyla bu inanışla­rın, esasen nerelerden, hangi kaynaklardan pey­dahlanıp geldiği ve hangi yollarla halk arasına ya­yıldığı önemli bir ko­nudur.

 

Batıl inanışlar, aslında ciddî ve çok yönlü olarak ele alınıp incelenmeye muhtaçtır. Bu konuda gereken çalışmalar yapıldığı ve kesin sonuçlar alındığı takdirde birçok şirk faktörünün kökeni daha net olarak ortaya çıka­caktır. Çünkü bu inanışların çoğu, eski dinlerin birçeşit kir ve pasak­ları ola­rak tarihin akıntısı içinde günümüze kadar sürüklenip gelmiştir. Hatta bu telakkiler, tarihin seyri içinde çeşitli yorumlardan ve benzeri daha birçok ba­tıl inanışlardan da beslenerek bugünkü şekille­rini almış olabilirler. Bu açı­dan bakıldığında batıl inanışların, Müslümanlar için ne kadar büyük imânî tehlikelerle yüklü olduğunu tahmin etmek güç değil­dir.

 

Özellikle şunu belirtmek gerekir ki, yüzyıllar önce, örneğin iki üç ay gibi çok kısa bir zaman zarfında kendi özgür irâdeleriyle ve büyük kala­ba­lıklar halinde İslâm'a girmiş olan topluluklar, fetih ordularının hey­beti altında paniğe kapılarak Müslüman olmuş kitlelere oranla eski inançla­rından İslâm'a çok daha fazla şeyler taşımışlardır. Bu insanların, İslâm'ı severek O'na gönül kapılarını açarlarken bulundukları özgür ortamda eski dinle­rinden hemen sıyrılıp arınmak için pek de zorlayıcı nedenlerle karşılaştık­ları söylenemez. Örneğin vaktiyle dinlerden biri­nin saygın bi­rer rûhânî şah­siyetleri iken, gelişen olayların etkisiyle bir sabah kendile­rini İslâm'ın içinde bulan insanları bir düşünün. Bunlar, İslâm’ı birkaç ay içinde kabul eden koskoca bir toplumun arasında artık papucu dama atılmış bir dinin rûhânî­leri olarak yaşayabilirler mi idi; ya da Müslüman olsalar bile bu adamlar eski saygınlıklarını koruya­bilmek için şimdi de bir İslâm âlimi rolünü hiç mi oynamak istemeye­ceklerdi ?!

 

Bütün bunlar in­sana çok şeyler hatırlat­maktadır. Öyle görü­nüyor ki vaktiyle bir şaman rahibiyken, İslâm’a girer girmez sırtına cübbeyi, başına da ka­vuğu geçirip ertesi gün hemen bir «Efendi Hazretleri» oluveren nice insan, bilerek veya bilmeye­rek eski dinin öğretilerini, İslâm’a bulaştır­maktan hiç çekin­medi ve çe­kinmek için de o zaman belki bir neden bile bulamadı! İslâm'ın, batıl ve yabancı inanışlara karşı ciddî tavrını o gü­nün henüz yeni Müslüman ol­muş duygusal ve cahil kalabalıkları anlaya­mazlardı. Onlar, asırlar önce Hz. Peygamber (sav)'in Mekke müş­riklerine karşı verdiği zorlu müca­de­leleri, çektiği çileleri bilemez ve takdir bile  ede­mezlerdi. Çünkü Kabe'deki yüzlerce putun nasıl kırıldı­ğını gözleriyle gör­memişlerdi. Onun için de elbette ki putlara ve çeşitli şirk sembollerine karşı eski Müslümanlar kadar hiç de duyarlı olamaz­lardı. Bugün de Müslümansı toplumların durumu aynı değil midir ?

 

Hz. Peygamber'(sav) in çağını ve yaşadığı çileleri canlandıran filmler her gün seyredilmektedir. Ancak bun­lardan, tevhid inancı doğrultu­sunda acaba ne ka­dar ders ve ibret alın­abilmektedir? Çünkü günümüzde Müslümanım di­yen milyonlarca insanın ha­yatında o kadar trajik çeliş­kiler vardır ki bunlara dokunmaktan bile insan âdetâ utanç duymakta­dır. Örneğin camiden çıkar çıkmaz hemen bir türbenin, bir mezarın başında dikilen, ya da bir törene katı­lan ve o sırada bir heykelin karşısında saygı duru­şunda bulunan nice in­san kı­lığında yaratık vardır ki bunlara şirk kavramı­nın ne olduğunu an­latmak mümkün değildir. Çünkü gerçekten şirkin ne olduğunu anlamak için hem belli bir zaman gereklidir, hem de bu iş peda­gojik bir eğitim me­selesidir; Ve çünkü tevhid bilincine erişemeyen insan, hiçbir zaman şirk tehlikele­rine karşı kendini koruyamaz. Özellikle toplumun manevi bağışıklık sistemini çökerten tarikatların yaygın olduğu Türkeye’de şirk tehlikelerine karşı korunmak oldukça zordur.

 

Aslında, ALLAH'a kesin ifadelerle ortak koşan bir kimseye rastlamak he­men hemen mümkün değil, denebilir. Örneğin (Haşa !) «ALLAH, filan güç­lerle - ya da- şu kadar sayıdaki kimselerle birlikte âlemleri yöneti­yor» diyen ve böyle inanan hiç kimseye rastladınız mı ? Buna rağmen Kur’ân-ı Kerîm, şirk üzerinde çok durmuş, ve ALLAH Teâlâ, şirk koşan kimseyi asla afetmeye­ceğini kesin şekilde açıklamıştır. [133]

 

Öyle ise şirkten anlaşılan şudur:

 

İnsanlar çok kesin ifadelerle ALLAH'a ortak koşmazlar. Çünkü bu su­retle çok fahiş bir mantıksızlık örneği vereceklerini genellikle bilirler. Dikkat edi­lirse kâfirler bile bu anlamda şirk koşmazlar. Örneğin bir hey­kelin karşı­sında saygı duruşunda bulunacak kadar basitleşen ve şey­tana maskara olan insanlara bile bu eylemleriyle ALLAH'a ortak koşup koşma­dıklarını sormak âdetâ bir cesaret işidir. Böyle bir soruyu yönelte­cek in­sana «meczup» ya da «deli» demeleri hatta onu linç etmeleri bile muh­temeldir. Bu da insanların açıkça ve kolay kolay «ALLAH'ın ortağı vardır.» diyemeyeceklerini kanıtla­maktadır.

 

Öyle ise şirkten (yani ALLAH'a ortak koşmaktan)  gerçek amaç, O'nun kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamaktır. Bu da ALLAH’dan başka şeylere karşı, –ancak ALLAH’a gösterilebilecek şekilde- saygı duruşunda bulunmakla olur.

 

Şirk suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlar özet olarak şu beş ana başlık altında toplanabilir:
Logged





Bir ses ver,
Ses ver ki dağlar ardından cevap nidası gelsin,
Bizimdir artık ZAFER!!
Bileyim ki bitmedi hala,
Ammarlar ve Yasirler...

Gül'e Hasret

Bint-i Mennani
Editör
******


Teşekkür: 673
Online Online

Mesaj Sayısı: 2978

Her hasretin,bir vuslatı vardır...


« Yanıtla #1 : Temmuz 26, 2008, 07:36:24 ÖS »

a) Her türlü büyü:

 

Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip dü­ğüm­lemek gibi şarlatanlıklar;  (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi)  atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme gi­rerler. Bu uğraşlar, sa­yılamayacak kadar çeşitlidir. Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu'lu' ve'l-Mercan gibi büyü kitapla­rında bunların uygulama şekilleri ve sözde sırları (!) anlatılmak­tadır. Cahil insanların sır­tından kolayca geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolo­jik yönlen­dirmeden başka gerçek an­lamda hiçbir etkileri yoktur.

 

b) Fal ve her türlü kehânet:

 

Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden mü­nec­cimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha çok çingene­ler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma gir­mek­tedir.

 

Bazı kimselerin «Fala inanma, falsız da kalma» sözü açık bir çeliş­ki­dir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin yeniden Kelime-i Şahadet getirme­leri gerekir.

 

c) Ermişliğe bağlanan kehânetler:


 

Ermişlik, mitolojik bir kavramdır. Gizli bir kaynaktan metafizik an­lamda ilham alarak meçhulleri ve geleceği bilmek demektir. Mitolojik an­layışta ermişliğin sınırları da yoktur. Kişi, ya da kişilerin hayal gü­cüne para­lel olarak efsânevî içerikler kazanır. Daha çok Türk ve İranlı Müslümansı toplumlar arasında ermişlik mitolojisi yaygındır. Ehl-i Beyt'den imamlar, seyyidler, evliyalar, ayetullahlar, tarikat şeyhleri ve hatta bazen deli ve meczupar bile bu cahil topluluklar ta­rafından er­miş sayılırlar ve tanrılaştırılırlar. İslâm akâ­idinin tanımla­dığı «kerâmet» in bu mitoloji ile hiçbir ilişkisi yoktur. Animist kökten  gelen bu batıl inanç, şir­kin en tehlekeli ve en bayağı türlerinden biridir..

 

Ermiş kişi; tarikatçılara ve onların etkisinde kalmış eğitimsiz, bilgisiz insanlara göre: ALLAH katına varmış, bu suretle de insan üstü bir kimlik kazanmış olan kimse demektir. Bazı örgütler ve organize çıkar güçleri tarafından yapılan çeşitli propagandalarla zaman zaman birilerine, mistik ve rûhânî kimlik içinde ün kazandırılır. Sadece Müslümansı topluluklar arasında değil, hemen her millet arasında tarih boyunca bir sömürü aracı olarak sürdürülen evliyacılık bugün de yaygındır. Velî ya da evliyâ sıfatıyla popüler olan kişi, genelde halinden memnun olduğu için, kendisine şöhret sağlayanları yalanlamaz. Bu durum ise onun zaman içinde yarı tanrı olarak zihinlere kazınmasına sebep olur. Ölünce üzerinde türbe inşa edilir, adına kurbanlar kesilir, kerâmetler örülür, hatta söylemediği sözler, yazmadığı kitaplar ve divanlar bile üretilir.

 

Türbeler, süslü sandukalar, kale bedenleri gibi anıt mezarlar, tören­ler, esas duruşları, râbıtalar, Hatm-i Huwâcegânlar, İslâm terminolojisiyle açık­la­namayan patanjalist kavramlar ve öğretiler, İslâmî motiflerle kamufle edilmiş budist kaynaklı ayin ve zikirler, bu mitolojinin çeşitli malzeme­leri ve görüntüleridir.

 

d) Ölüyü ya da faniyi tanrılaştırma:

 

Bu batıl inanç bazı yönlerden ermişlik mitolojisiyle ilintilidir. Geniş ca­hil topluluklar tarafından gavslar, kutuplar, abdallar, erenler , şeyhler, aziz­ler, rûhânîler, ulu önderler ve kurtarıcılar gibi çeşitli adlar altında tanrılaştı­rılan faniler vardır. Bunların ölüleri de dirileri gibi kutsal karşı­lanırlar. Sağken müritleri, hayranları ve aveneleri tarafından veli ve ermiş olarak kabul edi­len ve birçoğunun adlarının sonuna «Hazretleri» un­vanı konarak yücelti­len bu kimselerin, ALLAH katında da yine veli ve haz­ret olduklarına inanılır. Dolayısıyla ölüm onlar için farklı bir anlam taşır. Hayattayken kınındaki kı­lıç gibi durduklarına inanılan bu adamları, öl­dükten sonra artık kınların­dan çekilmiş kabul ederler. Yani daha etkin ve keskin olurlar (!) Nitekim bu adamların ha­yattayken sahip oldukları şöh­ret, öldükten sonra da bazen asır­lar boyu devam eder ve türbeleri sürekli işleyen birer ziyaretgâh olur. Konya'daki Celaleddin-i Rûmî Müzesi ve Ankara'daki Anıtkabir bu­nun en çarpıcı birer örneğidir.

 

Bu türbe ve mezarlıklarda, ziyaret sırasında yakılan mumlar, yapış­tı­rı­lan niyet taşları, bağlanan bezler, atılan paralar, adanan adaklar, kesilen kur­banlar, veri­len yemekler, yazılan dilekçeler, düzenlenen mevlit şölenleri[134] yapılan dua ve ya­ka­rışlar «Rûhânîyetten istimdat»'çı kültün temel özelliklerini açık şe­kilde sergi­le­mektedir.

 

Bu münasebetle ve özellikle kaydetmek gerekir ki Türkiye'de cahil ka­labalıkların din anlayışı budur.

 

e) Eşya ve olaylarda birtakım kutsal gizemler bulunduğuna inan­mak:

 

Manevi koruyucu olduğuna inanılarak çocukların üzerine, araç­lara, ev­lere ve cihazlara asılan nazar boncukları, iğde çekirdeği, rûhânî­lere ait tes­bih, cübbe ve sikke gibi giyim ve kuşam eşyası, besledikleri köpeklerin maketleri, içinde içki içtikleri kadehler, kullandıkları müzik aletleri, kutsal sayılan niyet ve mu­rad ağaçları, keza hastalık giderici olarak inanılan mekân­lar, kayalar ve kut­sal (!) pınarlar[135] bu kısma giren şirk sembolleridir.

 

Sonuç olarak özetle diyebiliriz ki kalabalıkların belki de İslâm'dan bir parça gibi gördüğü, (şirke neden olabilecek) o kadar bayağı inanışlar var­dır ki bunların bir bölümü vaktiyle batıl dinlerden birinin mensubu iken İslâm'a girenler tarafından eski alışkanlıkla sürdürülen bir önceki dinin ge­lenekleridir; Hacı Bektaş, Mevlânâ, Oruç Baba, Telli Baba, Helvacı Baba, Veyselkarânî ve Zilli Dede etkinlikleri gibi... Bir diğer bölümü ise bazı cahil Müslümanların, haşır neşir ol­dukları yahudi ve Hıristiyan arkadaş muhitlerinde görüp  özentiyle taklit et­tikleri şeylerdir.

 
Ferit Aydin
İ S L Â M ‘D A   İ N A N Ç  S İ S T E M İ isimli kitabindan iktibas edilmistir

kitaptaki diger konular icin buyrun link

http://www.feriduddin.com/eserler/2.html
Logged
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Batıl İnanışlar ...1 Fıkıh ve Akaid KUL AHMEDD 0 112 Son Mesaj Ağustos 30, 2007, 07:02:00 ÖS
Gönderen: KUL AHMEDD
*İSLAMda Bilgi Kaynakları* Fıkıh ve Akaid AzRa 4 323 Son Mesaj Ekim 17, 2007, 09:17:44 ÖS
Gönderen: AzRa
Çiçeklerden Hayvan Şekilleri Fotoğraflar нαzαη 2 79 Son Mesaj Temmuz 08, 2008, 07:12:50 ÖÖ
Gönderen: KUL AHMEDD
Farklı Örtünme Şekilleri Sohbet şebnem 3 207 Son Mesaj Temmuz 26, 2008, 01:31:29 ÖS
Gönderen: şebnem
Kur'an'da cehaletin (bilgisizliğin) kaynakları Kur'anı Kerim ile ilgili Makaleler Gül'e Hasret 0 134 Son Mesaj Ağustos 02, 2008, 07:58:31 ÖÖ
Gönderen: Gül'e Hasret

|Site Map|Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Home
Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
SMF Theme By: MPDesignZ.com

Dost Sitemiz: ZeynepDer.Org

Valid XHTML 1.0 Transitional