Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com - .:Sekerât:.

Adsense kodları


.:Sekerât:.

Smf Seo Versiyon Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com , -- Seo entegre sistem.

Array
casiye
Sun 7 September 2008, 02:37 pm GMT +0300
Ruhumuzu Nasıl Teslim Alacaklar? 

Ölüm olayını yani sekerâtı iyi anlayabilmek için ruhu yakından tanımak gerekir.
Öncelikle ruhun özellikleri bakımından bâki olduğunu söylemeliyiz. Ruh cesetle değil, ceset ruhla kâimdir. Dolayısıyla binefsihî kâim ve hâkim olan ruh, ceset dağılsa da tekrar toplansa da herhangi bir değişikliğe uğramaz. Hatta ceset ruhun hanesi ve yuvasıdır, elbisesi değil. O hâlde, ölüm anında ruh büsbütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar ama diğer yandan misâlî bedenini giyer.

Ruhun fani olma ihtimali iki şekilde düşünülebilir; ama ikisi de mantıken çürütülebilir. Şöyle ki;
Fâni olan bütün varlıkların temel özelliği, yaratılışlarının birden fazla, hatta binlerce maddî şartın biraraya gelmesiyle gerçekleşmesidir. Dolayısıyla birbirinden farklı, hatta çoğu zaman birbirine zıt olan şartların her an birbirinden ayrılması muhtemeldir. Kitap ve Sünnet'teki nasslardan anlaşıldığı üzere ruhun yapı taşı ise tektir. Nurdan yaratılmıştır.

İkinci ihtimal ise ruhun bizzat ALLAH tarafından yok edilmesidir. Elbette bu ihtimal doğrudan ALLAH'ın dilemesiyle bağlantılıdır. ALLAH'ın iradesi ve dilemesi karşısında hiçbir engelleyici sınır olamaz. Ancak yine düşünürsek, her şeyi hikmet ile yaratan ve sonsuz bir cömertliğe sahip olan Hâlık'ımızın hadsiz merhameti ve sınırsız cömertliğiyle böyle bir işlemi gerçekleştirmeyeceğine kanaat getiririz. Zira varlıklar için en büyük lütuf olan vücûd yani var olma nimetini, üstelik böyle bir nimete en fazla muhtaç ve en çok arzu eden insan ruhundan geri alması düşünülemez.

O hâlde ruh, hayat sahibi, şuur sahibi, nuranî, birçok özellikleri üzerinde taşıyan, çok hakikatli, külliyet kazanmaya elverişli bir kanunu emrîdir.
Kaldı ki, gözümüzün önündeki tabiatta görülen en zayıf nitelikteki emrî kanunlar dahi, bir açıdan sabittirler ve bekâya mazhar durumdadırlar. Her an yok olmaya, dağılıp çürümeye elverişli olan bütün canlı türlerinde sabit bir hakikat ve bir kanun varlığını devam ettirir. Tohumda ve çekirdekte olduğu gibi. Zaman içerisinde birçok değişime maruz kalmasına rağmen içinde öyle bir özellik vardır ki, o hep varlığını devam ettirir. On bin sene önceki elma ile yine on bin sene sonraki elma bu kanun doğrultusunda çok büyük benzerlikler taşıyacaktır. Dolayısıyla zikrettiğimiz kanun tıpkı insandaki ruh gibi daima bâkidir. Devamlıdır ve sâbittir. Hiçbir değişim, hiçbir bozulma o kanunun birliğini etkileyemez. Onun ruhu hükmündeki teşekkül kanunu, zerre gibi bir çekirdeğinde, yok olmayarak bâki kalır.

İşte, madem ki en âdi ve zayıf kanunlar dahi böyle bekâya mazhar iseler, insan ruhu dahi, değil yalnız bekâ ile belki ebedü'labâd (sonsuzluklar ötesi) ile alâkalı olması gerekir. Zira ruh, Kur'an nassı ile "De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir."(2) şeklinde tanımlanmıştır. O hâlde ruh, emir âleminden gelen bir ulu ferman ile yaratılan şuur ve hayat sahibi bir kanundur. Ezelî Kudret tarafından ona haricî bir vücûd giydirilmiştir.

(Dr. Celi Sırım)

casiye
Sun 7 September 2008, 02:38 pm GMT +0300
RUH BEDENİ NASIL TERK EDİYOR?

Ruhun özelliklerini izah ettikten sonra şimdi de insanın bu dünya hayatındaki son anları, ruhun bedenden ayrılması ve bu esnada gözlemlenen acı içinde kıvranmalar demek olan sekerâtı anlamaya çalışalım.
İçinde ruh olmayan bir bedenin uzuvları elbette elem hissetmez. O hâlde elemi idrak edenin asıl ruh olduğu gayet açıktır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir uzvun yaralanması veya yanması hâlinde asıl ruh etkilenmekte, acı ve elem ruha sirâyet etmektedir.

Ne var ki bu elem perdelenmiş bir elemdir. Sinir sistemiyle vücudun maddî yapısına yayılır. Ruha ise elemden çok az bir miktar kalır.
Bu söylediklerimizden şu sonucu çıkarabiliriz: Şayet bütün acılar doğrudan ruha gitseydi de diğer uzuvlara dağılmasaydı, bu ne kadar büyük ve şiddetli bir acı olurdu!..
Gelelim, yaptığımız kıyasın son aşamasına: Ruhun bedenden ayrılması, ruhun bizzat kendisini etkileyen bir elemdir. Bu yüzden bedenin ta derinliklerine kadar yayılmış ruhun bütün kısımları bu elemden nasibini alır.
Çünkü sekerât anında ruh bütün damarların, sinirlerin, eklemlerin hatta hücrelerin her birinden, tepeden tırnağa bütün bedenden çekilmektedir. Onun çektiği acı ve elemin haddi hesabı yoktur.
Hatta bu konuda şöyle denilmiştir: "Şüphesiz ki ölüm kılıçla vurmaktan, testereyle biçmekten, makasla kesmekten daha şiddetlidir."(3) Çünkü kılıçla bedenin bir bölümünün koparılması, ancak ruhun o bölgeyle olan alâkası kadar acı verir. O hâlde, doğrudan bütün ruhun tattığı acıyla nasıl kıyaslanabilir?

Dövülen bir kimse kalbinde ve dilinde bir miktar güç kaldığı için çevresinden bağırarak yardım diler. Ama çektiği elemin şiddetine rağmen ölen kimsenin sesi soluğu kesilir. Çünkü acı öylesine şiddetlidir ve kalbini öylesine dağlamıştır ki yardım bile isteyemez. Vücudunun hiçbir yerinde tâkat kalmaz.

O anda insanın aklı dağılır, karışır. Dili tutulmuştur, konuşamaz. Organları zaaf içindedir, kımıldayamaz. İnleyerek, bağırarak ve imdat dileyerek biraz olsun rahatlamayı ister, ancak buna dahi gücü yetmez. Birazcık gücü kalmışsa eğer, tam ruhunu teslim ederken boğazından ve göğsünden hırıltılar duyulur. Rengi değişir. Yaratılışının temeli olan toprağın rengi gibi soluklaşır. Can bütün damarlarından çekilir. İçine ve dışına, özetle her tarafına büyük bir acı ve elem yayılır
Sonra aşamalı olarak her bir uzuv ölür. Önce ayakları, sonra dizleri ve sırasıyla diğer uzuvları soğur. Her bir uzvun birbiri ardına sekerâtı ve tattığı elemi vardır. Aynı hâl ta boğaza kadar devam eder. İşte bu anda nazarı dünyadan ve kendi ehlinden kesilir. Artık ona tevbe kapıları kapanır.

casiye
Sun 7 September 2008, 02:57 pm GMT +0300
ALLAH'ın sen bize sekerât anını kolaylaştır, hayırlı ölümler nasip et.
Amin...