Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com - İBN TEYMİYE YAŞANTISI,İTİKADI,YAŞADIĞI ÇAĞDA İÇTİMAİ VE DİNİ DURUM

Adsense kodları


İBN TEYMİYE YAŞANTISI,İTİKADI,YAŞADIĞI ÇAĞDA İÇTİMAİ VE DİNİ DURUM

Smf Seo Versiyon Ümmetin Sanal Kur'an Kursu...... www.ilminadresi.com , -- Seo entegre sistem.

Array
Muslimiman
Thu 19 July 2007, 11:39 pm GMT +0300
İbnu teymiyye



İbnu teymiyye’nin (ö. 728/1328) yaşadığı dönemde İslam dünyasını yağmalayan moğolların başında gazan mahmut han[3] vardı. İbnu teymiyye onun siyaseten müslüman olduğunu söylüyordu. ordusunda müslüman savaşçıların olması İbnu teymiyye’nin yaşadığı bölgede moğol işgaline karşı direnişe teşvik etmesinde zorluk çıkarıyordu. ama o: “başımın üstünde mushaf, moğolların safında savaşırken görürseniz, öldürün.”[4] diyerek işgale karşı direnişe çağırmaya devam etti (ebu zehra, 1987: 14). dönemindeki siyasi gelişmeleri, ittifakları iyi takip eden İbnu teymiyye, Şia’nın bir kısmını da moğollara destek verdikleri için karşısına aldı.[5] eşarî’nin bazı görüşlerine karşı çıktığı için hapse atıldı (ebu zehra, 1987: 163).



İbnu teymiyye, mücahit olmasının yanında iyi bir alimdi. tasavvuf erbabına ağır eleştiriler yöneltti. ama onun muhalefeti teorik tasavvufa yönelikti. yoksa onun zühd hayatına bakışı olumluydu. bu nedenle mesela cüneyd-i bağdadi’ye dair değerlendirmesi müspetti. onun döneminde sufîlerin tümü vahdet-i vücut görüşünü benimsememişlerdi. İbnu'l-arabi’yi de beğeniyordu. ancak onun yazdığı fususu’l-hikem adlı eserini okuduktan sonra kanaati değişti ve özellikle o eser bağlamında ağır eleştirilerde bulundu. mevlevilerin “sema” törenlerini de sert bir şekilde tenkide tabi tuttu. sema adını alan ve dini musikiyle iç içe olan meclisler mutlaka uzak durulması gereken bir bidat olarak gördü. sema yapanları kabe’de el çırpan ıslık çalan müşriklere (enfal 8/35) benzetti.



İbnu teymiyye’nin hadis anlayışı da gayet kuşatıcıydı. alimlerin yanlış yapmalarını kabul ediyor ve onların birtakım gerekçelerle yanlış anlamalarında bir kasıt aramamak gerektiğini söylüyordu. ona göre imamların görüşleri 3 şekilde sahih hadise aykırı olabilir ve onlar bu konuda mazur kabul edilebilirdi:



1. sözü rasulullah (s)’ın söylediğine inanmaması (ebu hanife’nin ebu hureyre’nin naklettiği kabınıza köpek gelince yedi defa yıkayın deyip kendisinin ise üç defa yıkaması hadisini sahih kabul etmemesi).



2. bu sözle söz konusu meseleyi kastetmiş olduğuna inanmaması (hz. peygamber (s)’in, “zekât vermeyenin malının yarısını alırım.” demesini bazı fukahanın miktar olarak değil de tehdit olarak algılaması.)



3. bu hükmün mensuh olduğuna inanması (kabir ziyaretlerinin veya kurban etlerinin 3 günden fazla bekletilmesinin önce men edilmesi sonra da serbest bırakıldığına inanması, ancak yasak ve mubah görme gerekçesine dikkat etmemesi).



İbnu teymiyye içtihat yapacak kimse ile ilgili şartları ağırlaştırmaya karşıdır: “birisi çıkıp da bütün hadisleri bilmeyen müçtehid olamaz demesin. dersek bir tane bile müçtehid bulamayız. alim, ancak çoğunu bilebilir.” (karaman, 2000: 39; ebu zehra, 1987: 212).



görüldüğü gibi İbnu teymiyye’nin ıslahatçı çabaları hem siyasal hem de sosyal alanı kapsamaktadır. İslâmî ilimlerde sahip olduğu derinlik ve görüşlerini sağlam temellere oturtma çabası onun etkisini günümüze taşımıştır.
                                                         

 


   
Nesebi ve Doğumu
 
 
Adı Ahmed olan İbn Teymiyye’nin babasından itibaren geriye doğru atalarının adı şöyledir:

Abdu’l-Halim, Abdu’s-Selâm, Abdullah, el-Hıdır, Muhammed, el-Hıdır, Ali, Abdullah, Teymiyye el-Harrânî.

"Teymiyye" lakabı ile ilgili olarak şöyle denilmiştir:

Onun beşinci dedesi olan Muhammed b. el-Hıdır, Teyma yolu üzerinden hacca gitmişti. Orada küçük bir kız çocuğu görmüştü. Geri döndüğünde ise hanımının bir kız doğurmuş olduğunu da görünce, Tebûk yakınlarındaki bir belde olan Teyma’ya nisbetle ey Teymiyye; Ey Teymiyye diye seslenince, ona bu lakab verilmiş oldu.

İbnu’n-Neccar dedi ki:

"Bize nakledildiğine göre dedelerinden Muhammed’i, annesi Teymiyye diye adlandırırdı. Teymiyye ise vaize bir kadın olup, daha sonra ona nisbet edildi ve onun adıyla tanınır oldu." (Bk. İbn Abdu'l-Hadî, el-Ukûdu'd-Durriyye, s. 4)

İbn Teymiyye 661 Rebiulevvel ayının onuna rastlayan bir pazartesi günü Şam topraklarından sayılan Harran’da dünyaya geldi. Şeyhu’l-İslam Takuyu’d-Din lakabı ile anıldı, künyesi Ebu’l-Abbas’dır.

Şeyhu’l-İslam lakabının anlamı ile ilgili olarak çeşitli açıklamalar yapılmıştır:

Bu açıklamaların en güzeli, müslüman olarak yaşlanmış (şeyh, ihtiyar olmuş) kişi demektir. O bu lakabı ile daha önce geçmiş benzerlerinden farklı bir özelliğe sahip ve bu hususta esenliğe kavuşacağı belirtilen müjde vaadini elde etmiş gibidir:

"Her kimin müslüman olarak bir saçı ağarırsa, bu onun için kıyamet gününde bir nur olacaktır." (Sahih bir hadis olup, Ahmed, Tirmizî ve Nesaî bunu, Amr b. Abse'den rivayet etmiştir. İbn Kesir Tefsirde (VIII, 429) hadisin çeşitli senedlerini kaydettikten sonra: "Bunlar ceyyid ve kavî isnadlardır" demektedir. Ayrıca bk. Sahihu'l-Camî, 6183.)

Diğer bir açıklamaya göre şeyh, avamın örfünde dayanak ve destek olan kişi yani yüce Allah’tan sonra her türlü sıkıntıda başvurdukları kişi demektir.

Bir diğer açıklamaya göre o kendi yakınlarının yolundan gitmekle Şeyhu’l-İslam’dır. Yani gençlerin kötü ve cahilce davranışlarından kurtulmuş kimsedir. O farz ve nafile bütün amellerinde sünnete uygun hareket eden bir kişi demektir. (Bu husustaki çeşitli açıklamalar için bk. er-Reddu'l-Vâfir, s. 50)

Bu isimlendirme eskiden beri kullanılmıştır. Bunu İmam Şafîi, İmam Ahmed b. Hanbel ve başkaları da kullanmıştır. (Bk. er-Reddu'l-Vafir, s. 55. dipnot.)
 
 
 
   
 
 


   

--------------------------------------------------------------------------------
Ailesi olan Teymiyye hanedanı Harran’da köklü bir ailedir. İlim ve dine bağlılığı ile ün salmıştır.

Dedesi Ebu’l-Berekât Mecdu’d-Din Hanbelî ileri gelen ilim adamlarının büyüklerindendir. eş-Şevkanî’nin "Neylu’l-Evtar" adı ile şerhettiği "el-Munteka min Ahbari’l-Mustafa" adlı eser onun te’liflerinden birisidir.

Babası Şihabu’d-Din Abdu’l-Halim Ebu’l-Mehasin babasından sonra meşihat makamını üstlenmiş ve Ebu’l-Abbas ile Ebu Muhammed adındaki oğullarına ilim öğretmiştir.

Kardeşi Ebu Muhammed Şerefu’d-Din, Hanbelî mezhebinde oldukça ileri derecede fıkhî bir seviyeye ulaşmıştı.
 
 
   
--------------------------------------------------------------------------------
İmam cübbesini giyen değil kılıç kuşanandır.
 
 
 » 

--------------------------------------------------------------------------------
Hocaları
 
 
Öğrencisi İbn Abdu’l-Hadî şöyle demektedir:

"Kendilerinden ilim dinleyip, bellediği hocaları ikiyüzden daha fazladır." (el-Ukudu'd-Durriyye, s. 4)

Bunların en ünlülerinden:

1 - Şemsu’d-Din Ebu Muhammed Abdu’r-Rahman b. Kudame el-Makdisî. 682 h. yılında vefat etmiştir.

2 - Eminu’d-Din Ebu’l-Yemen Abdu’s-Samed b. Asâkir ed-Dımeşkî eş-Şafîi. 686 h. yılında vefat etmiştir.

3 - Şemsu’d-Din Ebu Abdillah Muhammed b. Abdi’l-Kavi b. Bedran el-Merdavî. 703 h. yılında vefat etmiştir.
 
 
 
 

hakikat
Sun 13 January 2008, 06:28 pm GMT +0200
HAYATI

  Yukarıdaki girişten sonra, öyle bir ortamda yetişen ve yaşayan İbn Teymiye'nin hayatını anlatmaya geçebiliriz. Şeyhülislâm ve Takiyyuddin lâkapları ve Ebu'l-Abbas künyesiyle-meşhur olan İbn Teymiye'nin adı Ahmed'dir. 661/1263'de, helenistik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri olan Harran'da doğdu. Eskiden beri ilmî ve fikrî faaliyetlerde bulunmakla meşhur olan bir ailenin evlâdı olarak dünyaya gelen İbn Teymiye'nin babasının adı Abdülhalim, dedesininki Abdüsselâm'dır. Dedesi Mecdüddin Abdüsselâm (v. 653/1255) hadîs, tefsîr, fıkıh, kırâet, akaid ve lisan âlimi idi.( Abdüsselâm için bk. eş-Şevkânî, Neylu'l-evtar, Mısır,  1961, 1.  13. Breck. G. I. 399. s. 1. 690. Kahhale, mu'cemu'l-müellifîn. v. 227.) Babası Şihabüddin Abdülhalim (v. 682/1284) ferair, hesap, hey'et âlimi idi. Ders ve fetva verme işiyle meşgul oluyordu.  (Bk. Kahhale, a.g.e. V. 96.) Şamdaki büyük camide bir kürsüsü vardı, burada vaaz ederek halkı irşad ederdi. Sükkeriye medresesinde hadîs dersi verirken hafızasına güvendiğinden kitaba bakmaz ve not almazdı. İbn Teymiye'nin annesi hakkında fazla bilgimiz olmamakla beraber 715/1315 senesine kadar yaşadığı ve mücahedesinde oğluna yardımcı olduğu anlaşılmaktadır.

    İbn Teymiye henüz yedi yaşında iken Moğolların baskısına ve kötü muamelesine dayanamayan ailesi, bir gece kitapları yüklenerek apar topar Harran'dan ayrılarak 667/1268'de Şam'a gelip yerleşti.

    İbn Teymiye küçük yaşta ilim tahsiline başlamış, Kur'ân'ı ezberlemişti. Derslerine aşk ve şevkle çalışıyordu. İlmi teşvik için her ay kendisine kırk dirhem verilmesi teklif edilince derhal, «hayır, kesinlikle olmaz» demiş ve teklifi geri çevirerek ilim ancak Allah rızası için tahsil edilir demişti (El-Bezzar, Ömer b. Ali, el-A'lâmu'l-aliyye. Beyrut, 1976, s. 44.). Sarf, nahiv gibi lisan ilimlerine önem vermiş, Sîbeveyh'in lisana dair yazdığı eseri okumuş, hadîs, fıkıh, tefsîr, akaid gibi ilimleri devrin yetkili hocalarından tahsil etmişti. İbn Abdülhadi hocalarının isimlerini kayd eder ve ikiyüzden fazla hocadan ders aldığını söyler (İbn. Abdülhadi, el-ukudud-duriyye. Mısır, 1956, s. 4,  18.). Kütüb-i Sitte'yi, İmam Ahmed'in Müsned'ini, Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Kebîr'ini, Dârekutnî'nin eserini defalarca hocalardan dinlemişti. Ezberlediği ilk hadîs kitabı, el-Humeydî'nin el-Cem' Beyne's-Sahîhayn isimli eseriydi. «İbn Teymiye'nin bilmediği hadîs, hadîs değildir», sözü bu alandaki ehliyetini gösterir. Kuvvetli bir hafızaya sahip olan İbn Teymiye'nin özelliği çabuk ezberlemek, geç unutmaktı. Okuduğu veya dinlediği her şey ya metin olarak veya mâna olarak mutlaka zihninde uzun bir süre kalırdı. Bu durum teşebbüs ettiği ilimleri kısa müddet içinde öğrenmesini temin etmişti. Zihni acık, zekâsı parlak, kavraması hızlı ve hafızası güçlü olduğundan kısa zamanda çok şey öğrenmişti. Fetva vermeye başladığı zaman yaşı 19 bile değildi. Te'lif hayatı da bu yaşta başlamıştı. Babası vefat ettiği zaman 21 yaşında olduğu halde onun yerine en Sükkeriye medresesinde hadîs dersleri vermeye başlamıştı (İbn Abdülhadi, 5.). Yine bu yıllarda Şam'daki Emevî Câmi'inde kendisine tahsis edilen kürsüde tefsîr dersleri vermeye başlamış, her cuma sabahları verdiği dersler geniş bir rağbet görmüş ve büyük bir alâkayla takip edilmişti. İfta, ders ve te'lif sahasındaki başarıları sebebiyle herkesin dikkatini çekmişti. Gördüğü takdir ilme olan hırsını daha da arttırıyor, gece gündüz eser okuyor, okudukları üzerinde düşünüyor, vardıkları sonuçları müşahede yoluyla çevresinden edindiği bilgilerle birleştirerek kendisine has bir takım kanaatlara ulaşıyordu.

    İbn Teymiye gençliğinde şiirle de ilgilenmiş, bir takım manzumeler yazmıştı. Bir kere kader konusunda nazmen sorulan bir soruya ânında nazmen cevap vermiş, babası hayatta iken Reşidüddin el-Fârukî'nin manzum lügatini yüz küsur beyitlik bir manzume ile halletmişti. Fakat daha sonra şiir yazma işini terk etmişti (Ay.Ky.11. ).

    Büyük İslâm mütefekkirlerinin bir çoğu hayatlarında çeşitli fikrî bunalımlar geçirmişler, türlü fikir akımları arasında bir tercih yapmanın zorluğunu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kalmışlar, bu yüzden inceleme alanlarını değiştirerek kelâmdan felsefeye, felsefeden tasavvufa veya tasavvuftan hadîse geçmişler, bu suretle ilâhî gerçeği arama yolunda çeşitli zikzaklar çizmişlerdir. İbn Teymiye'nin naslara olan sonsuz ve sarsılmaz bağlılığı bahsedilen türden bir fikrî ve îtikadî bunalıma düşmesine imkân vermemişti. Ezelî gerçeğin âyet ve hadîslerle bulunacağı hususundaki inancı tamdı ve o bu inancı hiçbir zaman kaybetmemişti. Tersine yaptığı araştırmalar bu kanaatini daha da pekiştirdiğinden zamanla inancı daha güçlenmekte, hiç bir şüpheye, tereddüde ve ihtimale yer bırakmayan, açık, sağlam ve kesin bir kanaata ulaşmakta idi. İbn Teymiye'nin bu kanaati hem fikrî ve ilmî gelişmesinin itici güç kaynağı olmuş, hem de onun hayat tarzını tayin etmişti. Önceden kesin ve acık bir biçimde belirlediği sabit, ama muhtevası zengin ve derin bir hedef istikametinde ilerlemek için ömür boyu bıkmadan, yılmadan aşk ve şevkle çabalamak, bu yolun her merhalesinde inancı aynı derecede taze ve güçlü olarak muhafaza etmek İbn Teymiye'nin fikir yapısının ve fiilî mücadelesinin esasını teşkil eder.

    Bahsedilen sebepten dolayı genç yaşta fetva, ders ve eser verme seviyesine ulaşan İbn Teymiye bu noktaya gelince her şeyin yeni başladığına ve aşılması gereken pek çok engelin bulunduğuna inanmış, önüne çıkan müşkilleri halletmek, engelleri aşmak için fikrî ve amelî mücadelesine devam etmiş, bu maksatla bir yandan araştırma ve incelemelerine aralıksız devam ederken öbür taraftan yaşanan içtimaî ve dinî hayata yön vermek için geceli gündüzlü mücadele etmiştir. Bu durum o çağda hiç bir kimseye nasip olmayan çok miktarda eser okumasına, zengin bir ilim hazinesine ve geniş bir fikir dünyasına sahip olmasını temin etmiştir. Bunun içindir ki İbn Teymiye'nin ilmini ve fikrini çağındaki ulema ve hocalarıyla açıklamak mümkün değildir. Ona bu kadar ilim ve böyle bir fikir veren âlim, zamanında mevcut değildir. Çağındaki âlimlerden de geniş ölçüde faydalanmış olmakla beraber İbn Teymiye kendi kendini yetiştirmiş bir ilim hârikası ve fikir dehâsıdır. En büyük âlimlerin ve en mahir münazaracıların bile bu hârika ve deha karşısında tam bir hezimete uğramalarında şaşılacak bir şey yoktur.

    Hârika insanların ve dâhilerin belli bir noktada, muhitleri ve cemiyetleriyle çatışmaları kaçınılmazdır. Çünkü onlar çevrelerince kabul edilen ölçülere ve değerlere sığmazlar, mutlaka bunun dışına taşarlar. Dışına taştıkları an çevreleri ve toplumlarıyla zarurî bir çatışma ortamına girmiş olurlar. Bundan kaçınmaları ve tedbir alarak korunmaları da mümkün olmaz. Bu çatışmanın kaynağı hârika insanların büyük, cemiyetin ise küçük oluşudur. Onun için geniş bir düşünce alanına sahip olan dâhiler, çevrelerini teşkil eden insanları kuşatan değerler çemberini kırdıkları an Kendilerini bir mücadelenin ortasında bulurlar. Bahsedilen dâhi, İbn Teymiye gibi cemiyet düzenine fiilen müdahale edip onu değiştirmek isteyen biri olursa çatışma daha erken başlar, daha uzun süre devam eder ve çok şiddetli olur.

    İbn Teymiye'nin çevresiyle ilk çatışması amelî sahada oldu. 692/ 1292'de haçça gidip dinî görevini yerine getiren İbn Teymiye Assaf isminde bir hıristiyanın Hz. Peygamber'e sövdüğünü haber alınca, Dârü'l-Hadîs hocası Zeynüddin el-Fârûkî'yi yanına alarak saltanat naibine gitti. Bu hıristiyanın sığındığı alevî ile halk arasında çıkan kavgada, halkı kışkırtmakla suçlanan İbn Teymiye taşlandı, tutuklandı, hapsedildi. Sonra da salıverildi (İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, Kahire, 1934, XIII, 335.  ). Bu hâdise İbn Teymiye'nin «es-Sârimü'l-meslûl âlâ Şâtimi'r-Resûl» isimli eserini yazmasına sebep oldu. Bu vakıa İbn Teymiye'de amelî mücadelenin ilmî mücadeleden evvel geldiğinin açık delilidir. Gerçekten de İbn Teymiye'de bütün ilmî ve fikrî faaliyetlerin gayesi amel, ibadet ve mücahededir. Allah rızasına matuf amelî ve fiilî hal ve hareketlerle ilgisi bulunmayan nazarî bilgilerin onun nazarında hiç bir kıymeti yoktur.

    İbn Teymiye'nin îtikad ve fikir sahasında çevresiyle ilk çatışması 698/1298'de vukua geldi. Hama halkının inançla ilgili olarak sorduğu soruya verdiği eser mahiyetindeki fetvası el-Akîdetü'l-Hameviyye (Mecmuatu'r-resâili'l-Kübra, Beyrut, 1972, I. 426.) ilk gürültüyü koparan eseri olmuştur. Şeyh-i Harrânî bu eserinde selef akidesini müdafaa ediyor, Allah'ın sıfatlarıyla ilgili bütün nasları te'vil etmeksizin zahirî mânada anlıyor, bunları mânası açık muhkem naslar olarak görüyor, aynı konudaki Eş'arîlerin te'vile dayanan akidelerini nasların tahrifi olarak değerlendiriyor ve Eş'arîlerin bu mes'eleyle ilgili te'villerinin mûtezileninkinden pek farklı olmadığını vurguluyordu. Bu hâdise, çoğu Eş'arî olan fakîh ve kadıların İbn Teymiye'ye ateş püskürmelerine yetmiş, onun kendisinden fetva istenmemesi gereken muzır fikirli biri olduğunu çirkin bir tarzda ilân etmelerine sebep olmuştu. Muhalifleri İbn Teymiye'yi haşevî, müşebbihe ve mücessime fırkalarına mensup olmakla itham ediyorlardı (İbn Abdülhadi, 132.). Lâkin İbn Teymiye'nin Moğol zulmü altında kıvranan halkı kurtarmak için amansız bir mücadeleye girişmesi daha fazla kendisiyle uğraşılmamasını te'min etmişti. Dışardan gelen Moğol tehlikesi İbn Teymiye hâdisesini geçici olarak unutturmuştu. Fakat İbn Teymiye muhalifleri her an kendisine karşı harekete geçmek için fırsat kolluyorlardı. Ama Moğol tehdidi onlara bu fırsatı vermiyordu.

    699/1299'da Mısır ordusu Vâdi'l-Haznedar'da Moğollara yenilince Moğol komutanı Mahmut Gazan'a, Şam'ın yolu açılmıştı. Bu hâdise üzerine korkuya kapılan Şam'ın ileri gelenleri ve uleması şehri bırakarak Mısır'a kaçarlarken İbn Teymiye yanına aldığı bazı zevatla birlikte muzaffer komutan Gazan'ın huzuruna çıkmış ve cesur bir şekilde kendisine nasihat ettikten sonra :

    — Müslüman olduğunu söylüyorsun, yanında kadılar, müftüler ve müezzinler bulunduruyorsun, ama kâfir olan baban ve deden senin yaptığını yapmadılar, ahid verdiler, sözlerinde durdular. Sen ise ahid verdin ama sözünde durmadın, diye sert bir tarzda hitap etti (İbn Kesir, XIV. 98, el-Bezzâr, 64.). Bu sözler Gazan'ı yumuşatmış, esir aldıkları müslümanları serbest bırakmış, İbn Teymiye'nin ısrarlı ricaları üzerine esir aldığı hıristiyanları da salıvermişti.

    İbn Teymiye 699/1299'da bazan Haçlılarla, bazan Moğollarla işbirliği yaparak müslümanları zor durumda bırakan, esir ettikleri sünnîleri Haçlılara satan Cebel-i Kesrevân'daki Alevî - Bîatî (Nusayriye, Hâkimiye) üzerine bir sefer düzenlenmesi hususunda Emir Karakuş'u ikna etmiş, râfızîlerin müthiş bir yenilgiye uğradıkları bu gazaya bizzat iştirak etmişti.

    700/1300'de Sultan Nâsır'ı Moğollara karşı savaş açmaya ikna ve teşvik için Mısır'a gitmiş (İbn Abdülhadi, 83.), burada İbn Dakiku'l-îyd'la görüşme fırsatını bulmuş ve bir hafta sonra Şam'a dönmüştü.

    702/1302'de Moğollarla yapılan Şakhal savaşına halkı teşvik etmiş, «vallahi bu muharebede müslümanlar zafer kazanacak» diye yemin etmiş, «inşâallah zafer kazanacak, de» diyenlerin teklifini reddetmişti. Şeyhin elinde kılıç olduğu halde katıldığı muharebede Moğolların yenilmesi onun kerameti olarak kabul edilmişti.

    Ortalığın sükûn bulması üzerine şeyhin 698/1298'de yazdığı el-Akîdetü'l-Hameviye isimli eseri 705/1305'de tekrar gündeme getirilmiş, bu maksatla kendisini yargılamak için ulema meclisi kurulmuş, ama şeyh beraat etmişti. Lâkin daha sonra sultan, şeyhin Mısır'a gönderilmesini istemiş, bunun üzerine her zaman kendisine göz kulak olan ve üzerine titreyen iki kardeşiyle Şerefuddin ve Zeynuddin ile birlikte hemen yola çıkmış, uğradığı Gazze'de verdiği vaaz ilgiyle karşılanmıştı. Şeyh Mısır'a geldiği zaman kendisini sorgulayacak fakîhler ve kadılar hey'etinin muhakeme ile ilgili hazırlık yaptıklarını ve kendisini mahkûm etmek için bütün tedbirleri aldıklarını, sorgulama görevinin Mâliki kadısı İbn Mahlûf'a verildiğini, diğer üç mezhep kadılarının ise hakem hey'etinde yer aldıklarını görmüştü. Şeyh, Allah Teâlâ'ya hamd ü sena ile söze başlayınca, İbn Mahlûf sözünü kesmiş ve:

    — Nutuk çekme, ifade ver, demişti. Şeyh bu meclise ilmî bir tartışma için değil, muhakeme' edilmek için çağrıldığını fark edince:

    — Hakkımda kim hüküm verecek, diye sormuş. İbn Mahlûf:

    — Ben, demiş, ama İbn Teymiye itiraz edip:

    — Sen hasmımsın, hakkımda nasıl hüküm verirsin, deyip jüriyi reddedince İbn Mahlûf'un kanı beynine sıçramış ve şeyhi hemen iki kardeşiyle birlikte Mısır kulesindeki zindana attırmıştı. Gerekçe; Allah'ın hakikaten Arş üzerinde olduğuna, harf ve seslerden meydana gelen kelimelerle, konuştuğuna îtikad etmiş olması, iddiasıydı. Suriye ve Mısır'da bu inançların zararlı olduğu sultanın fermanıyla resmen ilân edilmiş ve halk uyarılmıştı. Farklı inançlara bağlılığı küfür olarak niteleyip bunu îdam sebebi olarak gören, buna rağmen Mısır'da 33 sene kadılık yapan katı görüşlü İbn Mahlûf'un bu kararı şeyhin dostlarını ve yakınlarını eleme boğmuştu (İbn Kesir, XIV. 38.). Bütün müslümanlar Ramazan'da iftar yaparken onun kaderinde cezaevinde oruç tutmak vardı. Burada bir sene kaldıktan sonra saltanat naibi Sallar el-Mansurî kendisini serbest bırakmak için kadı ve fakîhlerle istişarelerde bulundu, bunlarla onun arasını bulmaya çalıştı. Kadı ve fakîhler, inanç, fikir ve kanaatlerinden vazgeçtiğini yazılı olarak bildirmesi ve taahhüd etmesi halinde salıverilmesinin uygun olacağını bildirdiler. Ama İbn Teymiye bu şartlı hapisten çıkmaya razı olmadı, teklifleri geri çevirdi. «Zindan, bunların şartlarını kabul etmekten daha iyidir» (Yûsuf, 33), «Tutuklu, Rabbine karşı kalbi tutuk olan; esir ise, aşağı arzulara tutsak düşen kişidir», diyerek kendini mahpus ve esir saymıyor, bedeninin zindanda olmasını vicdanının zindanda olmasına tercih ediyordu. Bu teklifleri kabul etmesi için aracılık yapan kişileri altı defa eli boş geri çevirdi. Nihayet emir Arabî İsa b. Menhâ, Şeyh'i Sallar'la görüşmeye ikna etti. Sallar'ın konağında düzenlenecek olan bir münazarada Şeyh kendisini savunarak haklı olduğunu isbat edecekti. Fakat kadılardan her biri bir mazeret beyan ederek bu toplantıya gelmedi. Toplantıya katılan fakîhleri münazarada susturan şeyh kınına konulan kılıç gibi hiç değişmeden tekrar mücadele meydanına atıldı. 18 ay hapis yattıktan sonra Şam'a dönmesine müsade edildiği halde Mısır'da kalmayı tercih etti. Burada medreselerde ders, camilerde vaaz verme işine girişti. Serbest bırakıldıktan sonra derhal kendisini hapsettiren hasımlarını af, hakkını helâl ettiğini açıkladı. Diğer taraftan Şam'da bulunan annesine yazdığı içli ve dokunaklı mektupta bir süre Mısır'da kalmak mecburiyetinde olduğunu, ama ilk fırsatta kendisini ziyaret için Şam'a geleceğini ifade etti, ondan hayır dua istedi (Bu mektup için bk. İbn Kesir, XIV. İbn Abdülhâdi, s. 170.). Mısır'da kalışının sebebi büyük dâvası; uğrunda biraz da burada mücadele vermekti.

    707/1307 senesinin Rebiulevvelinde hapisten çıkan şeyhe aynı sene; yine hapishanenin yolu göründü. Şöyle ki; hulûlcu dediği Hallaç ve ittihadçı dediği İbn Arabî muhalifi genç bir cemaat meydana getiren  İbn. Teymiye'yi, meşhur    Hikem-i Atâiyye'nin müellifi Şâzelî şeyhi Abdullah İskenderî, etrafına topladığı kalabalık bir dervişler topluluğunu yanına alarak Emîr'e şikâyet etti. Şeyh, meşayihe sövmek ve onlara hakaret etmekle suçlanmıştı.   Dâru'l-Adl'de toplanan  hakemler hey'eti  şeyhi  sorguladı.   Fakat  mahkûm  edemedi.  Ancak şikâyetlerin   sonu   gelmeyince tekrar kovuşturma başladı. Bu sefer şeyhin :   «Hz. Peygamber de dahil olmak üzere darda kalan bir kimsenin 'imdad!' diye Allah'tan başkasından yardım istemesi (istiğase) caiz değildir,»  demiş olması suç sayılıyor ve bu suretle halk aleyhine kışkırtılıyordu. Bir rivayete göre bu hususu Atâullah İskender! ile tartışan şeyh bu sözde suç unsuru bulunmadığını isbat etmiş, ancak yine de baş kadı bu sözün edepsizlik olduğunu söylemekten geri durmamıştı. Huzursuzluk gittikçe arttığından, bir kargaşanın çıkmasından endişelenen  hanedanlık mensupları,  bir takım şartları kabul ederek Şam'a veya İskenderiye'ye gitmesi veyahut hapse girme arasında şeyhi muhayyer bıraktılar. Şeyh âdeti üzere hapse girmeyi tercih etti. Ama talebe ve dostlarının ısrarlı ricaları üzerine Şam'a gitmeyi kabul ederek 707 senesinin Şevval'inde yola çıktı. Fakat aynı gün yoldan çevrilerek geri getirildi, kadıların bir kısmı  hapsi gerektiren bir durumun mevcut olmadığı kanaatında olduklarından bu husustaki  hükme katılmamışlardı. Lâkin baş kadı hapsedilmesinde kendisi için maslahat var, diye diretince aralarında ihtilâf çıktı. En sonunda  «ben maslahata göre hareket ederim» diyen şeyh hapse girmeye razı olunca ihtilâf sona erdi ve şeyh kadılar hapishanesine gönderildi. Oyun oynayarak ve eğlenerek vakit geçiren tutuklu ve hükümlüleri şeyhin ıslah ettiğini İbn Abdülhâdi kaydeder.

    İbn Teymiye'yi mümkün mertebe himaye eden Nasır b. Kalavun bir ara tahttan uzaklaştırıldığı zaman iktidarı ele geçiren melik Muzaffer Baybars Câşnegir ve hocası Nasr el-Menbicî, İbn Arabi'nin tasavvuf görüşlerini benimsediklerinden şeyhi İskenderiye'ye sürgün ettiler. 709 senesinin Seferinde İskenderiye'ye gelen Şeyh burada bir Burc'da sekiz ay kadar hapis yattı. İskenderiye'de Vahdet-i Vücutçular kuvvetli olduklarından oraya sürgün edilen şeyhe halkın işkence edeceği umulmuştu, ama şeyh burada talebe ve dostlarından teşekkül eden samimî bir muhit meydana getirmekte gecikmedi.

    709 senesinin Ramazan bayramında iktidarı tekrar ele geçirip Kahire'ye dönen Sultan Nasır b. Kalavun ilk iş olarak şeyhi İskenderiye'den getirtip Hüseyniye mahallesine yerleştirdi. Sultan Nasır kendisini iktidardan uzaklaştıran ve İbn Teymiye'yi sürgün eden Baybars Câşnegir tarafını tutan fakîh ve kadıları cezalandırmak için İbn Teymiye'den fetva istedi. Ama şeyh bu isteğe karşı çıkarak, bahs edilen âlimleri övdü, hizmetlerini hayırla yâd etti ve sultâna :

    — Şayet bunları ortadan kaldırırsan hanedanlığında bir daha onlar gibisini bulamazsın, diye af tavsiye etti ve ben kendi hakkımı helâl ettim, dedi. Bu durum karşısında bir zaman şeyhi îdam etmek için fetva vermeyi göze almış olan amansız hasmı İbn Mahlûf bile:

    — Doğrusu İbn Teymiye gibisini görmedik, biz onu mahvetmek için elimizden geleni ardına koymadık, ama buna güç yetiremedik. O güç yetirdi, ama, bizi affetti, demekten kendini alamadı.

    İbn Teymiye bütün gücüyle Hüseyniye'de ders ve vaaz faaliyetine devam etti. Gittikçe dostları, taraftarları ve talebeleri çoğalıyordu. Muhalifleri onu sultana şikâyet etmekle sonuç alamayacaklarını anlayınca bu defa halkı kışkırtarak ona saldırttılar. 711 senesinin Recep ayında Kahire'de bir camide şeyhi yalnız bulan serseriler onu dövdüler. Hüseyniye mahallesi sakinleri şeyhe arka çıktılar ve saldırganları cezalandırmak için toplandılar. Fakat şeyh onları öç almaktan men'etti ve saldırganları da affetti. Bunlar günahkâr kimseler değiller mi, diye soran bir dostuna :

    — Hayır, dedi, iyi niyetle bunu yapmışlarsa sevap ve ecir bile alırlar.

    Yine 711 senesinin Recep ayında el-Mübdî isimli bir fakîh şeyhe ıssız bir yerde rastladı ve ona olmadık hakaretler yaptı. Sonra özür diledi ve özrü kabul edildi.

    712 senesinin Şevval'inde Moğolların Suriye'ye hücuma geçtiklerini haber alan Sultan Nasır onlara karşı bir ordu hazırlayıp yola çıkarınca. şeyh de gaza niyetiyle ordu ile birlikte Mısır'dan yola çıktı. Fakat Askatan'a gelince savaş olmayacağını anladı, onun için buradan Kudüs'e geçti. Mescid-i Aksâ'yı ziyaret ettikten sonra, Mısır'da yedi sene yedi ay kalmış olan şeyh iki kardeşi, dost ve talebeleriyle birlikte 712 senesinin Zilka'de'sinde (1312'de) Şam'a geldi. Kalabalık eş dost cemaatı tarafından karşılandı.

    İbn Teymiye Şam'a geldikten sonra fıkıh ve hukuk çalışmalarına ağırlık verdi. Halbuki daha evvel îtikad ve îman konularına ağırlık veriyordu. Fakîhlerin çağının hukukî mes'elelerini halletmede yetersiz kaldıklarını gören ve maslahat esasına büyük önem veren şeyh bu sefer hukukî mes'eleleri incelemeye ve araştırmalarının sonucunu fetvalar halinde neşretmeye başladı. Fakat o hukukî mes'elelerde dört mezhepten başka sahabe ve tabiînin kanaatlarını da bilmekte, bunlara büyük değer vermekteydi. Sahabe veya tabiînden birinin hukukî kanaati veya ibn Şübrüme, İbn Ebî Leylâ, Erzâî, Sevrî, Leys b. Sa'd, Taherî ve D. Zahirî gibi âlimlere nisbet edilen ama sonradan ortadan kalkan mezheplerdeki hükümleri şayet daha çok halkın yararına görüyor ve umumî maslahata uygun buluyorsa bunlarla fetva vermekte hem islâm, hem de müslümanlar için fayda görmekteydi. Dört mezhebin dışına çıkmakta hiç bir sakınca görmemekteydi. Bu anlayışla verdiği fetvalar müslümanların yararına olduğundan cemiyetçe kabul ediliyordu. Ama bu tutum dört mezhep haricine çıkmayı sapıklık sayan zamanın taklitçi hocalarının ayaklanmalarına ve ortalığı vaveylaya vermelerine fazlasıyla yetmişti.

    İbn Teymiye'nin yemin kasdıyla verilen talâkları geçerli saymaması «Şu işi yaparsam veya yapmazsam üçten dokuza şart olsun», «Karım benden üç talâkla boş olsun», diyen, sonra da yapmayacağım dediği şeyi yapan veya yapacağım dediği şeyi yapmayan bir kimsenin bu sözüyle karısını boşamış sayılmayacağını açık ve kesin bir dille ifade etmişti. Bu yüzden devrin fakîhleri küplere binmişlerdi. Ulemanın ateş püskürdüğünü gören Hanbelî başkadısı Şemseddin b. Müslim, İbn Teymiye'ye durumun nezaketini anlatarak bu fetvadan vazgeçmesi için kendisini ikna etti. Şeyh yapılan tavsiye ve telkinleri kabul etti. Bu hâdise 718 senesinin Rebiulevvel'inde vâki olmuştu. Aynı senenin Cemaziyelulâ'sında sultanın Mısır'dan gönderdiği bir yazıyla Şeyh bu yolda fetva vermekten resmen men'edildi. Durum Şam'da da ilân edildi. Fakat tavsiye üzerine talâk konusunda fetva vermekten vazgeçtikten sonra resmî bir yazıyla bu fetvadan men'edilmesi şeyhte aksi te'sir yaptı. Yüce Allah «Hakkı ketmetmeyin, ilmi gizlemeyin» diye ahid almışken konulan yasağa uyup ilmî ve'vicdanî kanaatim gizli tutmayı uygun bulmadı veya mes'eleyi enine boyuna araştırdıktan sonra kendi görüşünün kesinlikle doğru olduğuna kanaat getirdiği için talâk konusunda fetva vermeye devam etti. Bu işin hapishanede biteceğini de biliyordu. Buna rağmen inanç ve vicdan yasağını tanımamayı görev bildi. Fakat durumu öğrenen sultan şeyhi bu işten tekrar men'etti.

    29 Ramazan 719'da sultanın fermanı, kadı ve müftülerin de hazır bulunduğu bir mecliste şeyhe tebliğ edildi, emre aykırı davranışları sebebiyle kınandı. Fakat şeyh kanaatından vazgeçmeyi taahhüd etmeden meclisi terketti. Fikir ve kanaatini açıkça söylemeye devam ettiğinden Saltanat naibi, Recep 720'de dört mezhep kadı, müftü ve fakîhlerinin iştirak ettikleri bir meclis kurdu, şeyh burada şiddetle kınandı, sonra Şam Kalesi'ne hapsedilmesine karar verildi. Beş ay 18 gün burada hapis yattıktan sonra sultandan gelen ferman üzerine 721 senesinin Muharrem'inde serbest bırakıldı. Ders ve fetvaya devam etti. Eserlerini tekrar gözden geçirdi. Fakat hasımları boş durmuyor, her fırsattan faydalanarak onu mahkûm etmeye çalışıyorlardı. Nihayet peygamberlerin ve ermişlerin kabirlerini ziyaret mes'elesini ortaya attılar. Şeyhin bu konuda 17 sene evvel verdiği fetvayı bahis konusu ederek kendisine karşı hücuma geçtiler. Kabir ziyareti için sefere çıkmanın caiz olmadığını söyleyen İbn Teymiye'nin bu fetvasının Hz. Peygamber'in kabrine de şamil olduğunu söyleyerek bunun Hz. Peygamber'e karşı bir saygısızlık ve edepsizlik olduğunu, onun için de cezalandırılması gerektiğini iddia ettiler. Hadîsci bir ailede yetişen, küçükten beri hadîs okuyan ve okutan, sünnete uymayı değişmeyen bir şiar haline getiren, Hz. Peygamber'e küfr ettiğini haber alınca Hıristiyan Assaf'ı saltanat naibine şikâyet eden, bu yüzden dövülen ve hapsedilen, bu maksatla bir de es-Seyfu's-Sârim âlâ Şâtimi'r-Resûl adıyla bir de eser yazan, Hz. Peygamberin adı anılınca her defasında sallâllahü aleyhi ve sellem diyen, Hz. Peygamberin yaşama tarzına ve gayesine sözü ve özü ile bağlı kalmayı, sünnetini yüceltmeyi ve bid'atlardan arındırmayı en ulvî hizmet sayan İbn Teymiye, Hz. Peygambere karşı saygısızlık yapmakla suçlanıyordu. Şeyhin durumunu görüşmek için kurulan meclise iştirak eden kadı ve müftülerden bazıları hapsini, bazıları sürgün edilmesini, bazıları tâzir cezasıyla cezalandırılmasını, bazıları dilinin kesilmesini, bazıları idam edilmesini teklif etmişlerdi.

    Şaban 726'da hapsini isteyen sultanın fermanı şeyhe tebliğ edilince, zaten ben bunu bekliyordum, dedi ve sevindi. Şam kalesinde özel olarak hazırlanan bir bölüme kardeşiyle birlikte hapsedildi. Arkasından talebe ve dostları da bir bir yakalanarak tutuklandı, işkence edildi. Sonra sadık ve vefakâr talebesi İbn Kayyım Cevziyye hariç diğerleri serbest bırakıldı. İki sene üç ay burada hapis yatan şeyh vakitlerinin çoğunu Allah’a ibadet ve dua etmekle geçiriyor, geriye kalan vakitlerde eserlerini gözden geçirerek onlara son şeklini veriyor, sorulan suallere cevap vermekten de geri durmuyordu. Abdullah İhnânî isimli Mâlikî kadısına yazdığı reddiyeyi burada kaleme almıştı.

    İbn Teymiye'nin hapiste yazdığı eserler ve verdiği fetvalar dışarıya çıkarılıyor, fikir ve kanaatları yasaklandıkça halk arasında daha çok rağbet görüyordu. Muhalifleri bu durumu önlemek için 9 Cemaziyelâhir 728'de şeyhin kitaplarını, notlarını, hokkasını, divitini ve evrakını odasından çıkararak Adiliye'deki büyük kütüphaneye getirdiler. Şeyh hapishanede iken düşünmek, okumak, yazmakla teselli buluyor, vaktinin çoğunu ise ibadet ve tâate ayırıyordu. Kitapları, kalemi ve evrakı alınınca bütün vaktini ibadete, niyaza ve düşünceye verdi. Geceleri teheccüd namazı kılıyor, seherlerde Allah'a münâcat ediyor, gündüzleri oruç tutuyor, Kur'-an okuyor, durmadan hatim indiriyor, yakın olduğunu hissettiği ölümü için aralıksız hazırlık yapıyor, zaman zaman derin düşüncelere dalıp gidiyor, imkân buldukça kıyıda köşede bulabildiği kâğıt parçaları üzerine kömürle eşe dosta mektuplar yazıyor, halinden şikâyetçi olmadığını özellikle hatırlatarak hep nail olmakta bulunduğu Allah'ın büyük lütuflarına şükrediyordu. Kömürle yazdığı mektupların bir kısmı zamanımıza kadar gelmiştir  (Bk. İbn. Abdülhadi, s. 242-246.). Bu mektuplardan bir iki parça iktibas ediyorum:

    «Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Biz burada durmadan artan ve çoğalan, Allah'ın nimeti içindeyiz, bundan dolayı O'na hamd ve şükür ediyorum. Allah'ın yaptığı her iş İslâmı desteklemek içindir.»

    «Fikir ve eserlerimin yayılmaması için sıkı tedbirler alındı ama buna rağmen alınan tedbirler fikir ve eserlerimizin daha hızlı bir şekilde yayılmasına vasıta olmaktan başka bir işe yaramamaktadır.»

    «Bugün yaptığımız cihad aynen Moğollarla, Bâtınîlerle, Cehmiye ve İttihadiye ile yaptığımız cihad gibidir. Bu ise Allah'ın üzerimizdeki en büyük lûtfudur, lâkin insanların bir çoğu bunu farketmez.»

    «Allah'ın takdir ettiği her şeyde bir hayır, bir rahmet ve bir hikmet var, apaçıktır ki dilediği hakkında Rabbim pek lütufkârdır. Herkes ancak günâhı yüzünden zarar görür.»

    «Hangi hal ve vaziyette olursa olsun kula düşen daima Allah'a hamd ve şükretmek ve günahları için af dilemektir. Şükür lütfü arttırır, af dileme belâyı defeder. Allah'ın mü'min için takdir ettiği her şeyde bir hayır var, nimete nail olursa şükreder, zarara uğrarsa sabreder ve her iki halde de kârlı çıkar.»

    Hapishane bir bakıma şeyhin sakin sakin düşünme fırsatı bulduğu bir Hira mağarası, bir bakıma çile çıkardığı bir halvethane gibi idi. Çektiği çileler kalbini arındırmasını, kötü duygulardan temizlenmesini te'min etmişti.

    Bütün metanetine rağmen kaleminin, kitap ve eserlerinin elinden alınması, nihayet insan olan şeyhi derinden sarsmış, hastalanmasına ve yatağa düşmesine sebep olmuştu. Hastalığını haber alan Şam valisi ziyaret için izin alıp önünde özür dilemeye ve kusurlarının bağışlanmasını rica etmeye başlayınca, şeyh kendisini bir kere daha toparlayarak şöyle demişti:

    — Sana ve haklı olduğumu bilmeksizin bana düşmanlık eden herkese hakkımı helâl ettim. Beni hapsettiren yüce hükümdar Nâsır'a da hakkımı helâl ediyorum. Zira yaptıklarını başkalarına uyarak yaptığından mazurdur. Şahsî sebeplerle bana bir şey yapmamıştır. Allah'a ve Resulüne düşman olanlar hariç, üzerimde hakkı bulunan her kişiye hakkımı helâl ettim (Bezzâr, 27.)

    Şeyh Şam kalesinde iken muntazam bir şekilde Kur'an okuyordu. Bu süre içinde seksen kere hatim indirmişti. Günde üç cüz Kur'an okumak, her on günde bir hatim indirmek âdetiydi. Hastalığı yirmi gün kadar sürmüş ve halkın çoğunun bundan haberi olmamıştı. 20 Zilkade 728'de pazartesini salıya bağlayan gece 81. hatimi indirmekteydi. Seher vakti ruhunu teslim etmeden evvel, en son olarak dudaklarından Allah kelâmı döküldü. «Allah'a saygısı olanlar cennetlerde ve aydınlıklar içinde güçlü hükümdarın yanında doğruluk tahtındadırlar» (Kamer, 55). İbn Teymiye vefat etmiş, hatim eksik kalmıştı. İslâm âlemi büyük evlâdını ve yılmaz bekçisini kaybetmişti. Sağlığında tilâvetlerini huşu içinde dinlediği iki hafız Abdullah b. Muhib ile. Abdullah ez-Zer'î gelerek eksik kalan hatimi bitirdiler.

    Sabah namazını kılmak için camilere koşuşturan halk acı haberi öğrenmekte gecikmedi, kalenin müezzini durumu minareden ilân etti, ölüm haberi en hızlı vasıtalarla civardaki köy ve kasabalara ulaştırıldı. Sabahın erken saatlerinde kalenin kapısına yığılan ahaliye içeriye girme izni verildi. Gelen cemaat şeyhin ruhuna Kur'an okudu, teberrüken na'şına baktı ve öptü, sonra kadınlar gelip onlar da aynı şekilde hareket etti. Gasl ve kefenleme işinden sonra öğleden evvel cenaze Ulu Cami'nin musalla taşına konuldu. O gün dükkânlar ve işyerleri açılmamıştı. Halk bu büyük mücahide karşı son görevini ifa etmek için işini gücünü bırakmıştı. Civardan sökün eden cemaat Şam şehrine dolmaya başlamıştı. Kısa sürede şehirde ayak basacak yer bulmak mes'ele olmuştu. Şam, Şam olalı böyle bir kalabalık görmemişti. Şam'ın semasına bir hüzün bulutu çökmüştü, başlar öne eğilmiş, gözlerden yaş akıyor, sadece hıçkırık sesleri duyuluyordu. Önce kalede cenaze namazı kılındı, sonra öğle namazını müteakiben bir kere de Emevî Camii'nde kılındı. Cenaze mezarlık yönünde yola çıkarıldığı zaman cami ile mezarlık arasındaki mesafenin tıklım tıklım dolu olduğu görüldü. Üç kişi hariç Şam halkı tümüyle cenaze namazında hazır bulunmuştu. İbn Teymiye muhalifi olarak tanınan bu üç kişi de cenaze namazında bulunmak istemişlerdi ama cemaatın galeyana gelip kendilerini linç etmelerinden korktukları için evlerinden dışarıya çıkmaya cesaret edememişlerdi.

    Mezarlığa giden yolun sağ ve solundaki binaların damlarına çıkan binlerce kadın gözyaşı dökerken cenaze çok ağır bir şekilde yol almakta, çok sıkı emniyet tedbirlerinin alınmış olmasına rağmen izdiham sebebiyle cenazeye bir zarar gelmesinden korkulmaktaydı. Kaynakların ittifakla yazdıklarına göre ahali mendillerini ve sarıklarını çıkarıp, teberrüken başlarda taşınan cenazenin üzerine atıyorlardı. Cenazeyi yıkamada kullanılan suyun artan kısmını içen cemaat gaslda kullanılan sidr ağacını da aralarında bölüşmüşlerdi. Rivayete göre cenazeye 200.000 erkek, 15.000 kadın katılmıştı. Hiç bir kimsenin cenazesinde bundaki kadar vakar, heybet, ihtişam, tazim ve azamet görülmemişti. Öğlenleyin camiden yola çıkarılan cenaze ancak ikindi vakti mezarlığa götürülebilmiş, burada merhumun kardeşi Zeynuddin Abdurrahman tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra sûfiler mezarlığına merhumun diğer biraderi Şerafuddin Abdullah'ın mezarının yanında naşı toprağa verilmişti. Toprağa verildikten sonra da günlerce halk tarafından ziyaret edilmiş, buraya gelemeyen uzak belde ahalisi gaib cenaze namazı kılmışlardı. Daha sonra şeyhin sağlığında kullandığı eşya kapışılmaya başlanmış, başındaki takkesi bile beş yüz dirheme satılmıştı.

    Cenaze gömüldükten sonra günlerce sadece şeyhin menkıbeleri, faziletleri, meziyetleri, mücadeleleri, samimiyeti, cesareti, kerameti ve ilmî dirayeti konuşulmuş, pek çok kişi onu âhirette iyi halde gördüğünü ifade eden rüyalar anlatmışlardı.

    Bundan sonra sıra âlimlere, yazarlara ve şairlere gelmişti. Onun hakkında övücü yazılar yazan âlimler ve yazarlar, şiirler ve mersiyeler söyleyen şairler bu büyük insanın hâtırasını ebedîleştirmişlerdi. Şimdiye kadar onun hakkında yazılan nazım ve nesir yazılar büyük bir yekûn tutar, epey hacimli bir edebiyat meydana getirir. Hattâ şeyhin talebeleri onun menkıbe, ve mücadelelerini anlatmak için müstakil menkıbenâmeler yazmışlardı.

hakikat
Sun 13 January 2008, 06:30 pm GMT +0200
İbn Teymiye'nin yaşadığı çağda içtimaî ve dinî durum

  Mısır'a ve Suriye'ye hakim bulunan Eyyûbî Devleti 560/1250'de yıkılmış, yerine Memlûkîler Devleti kurulmuştu. Lâkin Suriye'de ve Mısır'da güçlü ve istikrarlı siyasî bir idare yoktu. Suriye'de Atabeylerle hanedan mensupları, Mısır'da sultanlarla saltanat nâibleri arasında ihtilâf eksik olmuyordu. 678/1279'da sultan olan Kalavun, 689/1290'da yerine geçen oğlu Melik Eşref, ve 693/1293'de Eşrefin yerine geçen kardeşi Nasır (ö. 741/1341) zamanı İbn Teymiye'nin hayatı bakımından bilhassa önemlidir.

    Diğer taraftan beyliklere bölünen Anadolu Selçuklu Devleti bir yandan Baba İshak (m. 1240) isyanı ile uğraşırken, diğer yandan Moğol istilâsına karşı hazırlık yapıyordu. Baycu Noyan komutasındaki Moğol orduları 1243'de Kösedağ muharebesinde Selçukluları yenerek Anadolu'yu işgale başlamışlardı. 1231'de Harizmşahlar hanedanlığını tarihten tamamiyle silen Moğol orduları 1258'de Bağdat'ı zaptederek Abbasî Devletine son vermişler ve son halife el-Musta'sım'ı katletmişler, Suriye'ye doğru harekete geçmişlerdi. Kuluz (v. 1260) ve Baybars (v. 1277), 1260'da Ayn-Câlût mevkiinde Moğolları hezimete uğrattıklarında hem Mısır ve Suriye halkının moralini güçlendirmiş, hem Moğol istilâsını kısmen önlemişlerdi.

    Diğer taraftan son Haçlı Seferleri H. VII. M. XIII. asrın ikinci yarısına rastlar. Baybars ve Emir Kalavun Akdeniz'in doğu sahillerine yerleşen Hıristiyanları buradan atarak kalelerini tahrip etmişlerdi.

    Memlûk sultanları putperest Moğollarla ve Haçlılarla savaşırken Şiî -Bâtınî toplulukların onlarla işbirliği yaptıklarını gördüklerinden bunlarla da savaşmak zorunda kalmışlardı.

    Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların ve içten de Şiî - Bâtınî zümrelerin taarruzuna uğrayan İslâm devletleri parçalanmış ve iyice zayıflamışlardı, asayiş ve emniyet zor sağlanıyordu. Keyfî idarelerin önüne geçilemiyordu. Çok çeşitli ırklar ve bunlar arasındaki çatışmalar, örfler ve âdetler arasındaki uyumsuzluk devam edip gidiyordu. Siyasî ve sosyal istikrarsızlık fesad ve fitneyi arttırmıştı. Köle olan Memlûkîlerin idareyi ele almaları, bunların halk tarafından aşağılanması huzursuzluk sebebi oluyor, memlûkîlerin aşağılık duygusuna kapılmalarına yol açıyordu.

    İslâm ülkelerinin Moğollar ve Haçlılar tarafından yağmalanması ve tahrip edilmesi ilmî ve fikrî hayatın gerilemesine sebep olmuştu. Korku ve tedirginlik içinde bulunan halk hiç değilse manevî huzur bulmak için şeyhlerin meclislerine ve tekkelere koşuyor, bu ise tasavvuf ve tarikat hayatına güç kazandırıyor, yayılmasını sağlıyordu. Derviş ve müridlerin bütün İslâm beldelerini istilâ etmeleri çöküntüyü hızlandırıyor ve çözülmelere yol açıyordu. Türlü türlü tarikatların ortaya çıkışı, tuhaf şeylere inanan, garip biçimde hareket eden acaip kılıklı dervişlerin ve tarikatların zuhuru daha ziyade bu döneme rastlar. Belli başlı şehirlerin her birinde en çok rastlanan türbe, yatır ve tekke idi. Buralar tam manasıyla ibadethaneler haline getirilmişti. İbn Arabî tarafından kuvvetli bir şekilde ifade edilen vahdet-i vücud telâkkisi aydınların felsefesi ve ideolojisi haline gelmişti. Felsefî ve bâtınî inançlar ve düşünceler, kılık ve kıyafet değiştirerek tasavvuf muhitine yerleşiyordu. Sultanlar itikad ettikleri şeyhler için hankahlar, ribatlar ve zaviyeler inşa ettiriyordu. Fakîhler içtihaddan uzaklaşarak esası taklid ve nakilcilik olan verimsiz ve boş çalışmalarla vakit geçiriyor, ilk defa olarak Baybars zamanında Kahire'de her mezhep için bir kadı tayin ediliyor, bir beldede resmen dört türlü hukuk tatbik ediliyordu. Bu hal mezhep mensuplarının camilerini ve cemaatlarını bile ayırma ve ayrı imamlar peşinde namaz kılma neticesini doğuruyor, bu da lüzumsuz bir yığın meselenin, ardı arkası gelmeyen ihtilâf ve cedelleşmelerin ortaya çıkışına sebep oluyordu.

     İslâm'ın siyasî birliği gibi manevî ve dinî birliği de parçalanmıştı. Tam bir kargaşa hali hüküm sürüyordu.

    Aklî ilimlere ve felsefeye olan düşmanlık, kelâmcıların ve mutasavvıfların vasıtasıyla aydın zümrelerin zihinlerine yerleştiriliyor, Gazzâlî'den sonra esasen itibarını yitirmeye başlayan dünyevî ilimlere pek az kimse ilgi duyuyordu. İslâm dininin inançlarını savunması gereken kelâm ilmi, bu özelliğini kaybederek kendisi bir inanç sistemi haline gelmiş ve tamamiyle felsefîleşmişti. Aklı karşısına alan Eş'arî kelâmı bütün İslâm âlemine hakim olmuştu. Kısaca İbn Teymiye'nin yaşadığı çağ manevî çöküntünün en açık biçimde varlığını hissettirdiği bir zamandır. Türlü türlü tarikatlar, taklidçiliği başına taç yapan fakîhler, faaliyetlerine bazan gizli, bazan açıktan devam eden Alevî - Bâtınî zümreler, halkı terk-i dünyaya davet eden dervişler ve bu türlü dervişlerden medet uman devlet adamları, bu çağın en belirgin özelliğini teşkil ediyordu. En parlak dönemini geride bırakan İslâm medeniyetinin yıkılmaya yüz tuttuğu her halinden belliydi.

hakikat
Sun 13 January 2008, 06:31 pm GMT +0200
İbn  Teymiye'nin  itikad  konusundaki  fikirleri 

İbn Teymiye'yi en çok meşgul eden, îtikadî ve fikrî mes'elelerdir. Çağına kadar selefîler ve hadîs ehli mevcut olmakla beraber sünnî itikadını geniş ölçüde Eş'arî kelâmı ve tasavvuf temsil ediyordu. Sünnîlik adına Eş'arîlerin ve mutasavvıfların benimsedikleri inançlar ve görüşler kısmen âyet ve hadîslerde ifadesini bulan İslâmî akîdelere ve fikirlere uygun olsa bile kısmen ondan farklı, hattâ ona zıt idi. Bunun böyle olduğu öteden beri bilinmekteyse de yükseltilen itirazlar pek kuvvetli olmadığından te'sirli olamıyordu. Sünnî kelâmın ve tasavvufun büyük isimlerini ciddî bir tenkide tâbi tutmak herkesin harcı değildi. Ehl-i sünnetle naslarda ifade edilen İslâm arasında bir paralellik, hattâ ayniyet meydana getirmek, aradaki farkları mümkün mertebe azaltmak, zıtlıkları ortadan kaldırmak İbn Teymiye'nin hem hareket noktası, hem de hedefiydi. Bu maksatla önce selef itikadını ortaya koymak ve buna uymayan îtikadları reddetmekle işe başladı. İbn Teymiye'nin îtikad konusunda esas mes'elesi Allah'ın sıfatları ve Tevhid-i ulûhiyettir. Sıfatlar konusunda Eş'arîlerle, tevhid konusunda mutasavvıflarla şiddetli tartışmalara girmiş, bu konudaki fikirleri Eş'arî kadıların ve mutasavvıfların ona zindan hayatı yaşatmalarına sebep olmuştu.

    698/1298'de Hama halkının sordukları bir suale cevaben yazdığı el-Akîdetü'l-Hameviyye risalesi îtikad sahasındaki mücadelesinin başlangıcı sayılır. Bu konudaki kanaati şu şekilde özetlenebilir: Kur'an'da ve sahih hadîslerde Allah'a nisbet edilen vasıf ve fiiller hiç te'vil edilmeden mecaz olarak yorumlanmaksızın ve bazısı diğer bazısına irca' edilmeden olduğu gibi zahirî mânası üzere anlaşılmalıdır. İlim ve Kudret nasıl Allah'ın sıfatıysa, aynen o biçimde «vechullah», «yedullah» tabirlerinde geçen yüz ve el de Allah'ın sıfatlarıdır. İlim ve kudret nasıl te'vil edilemez ve mecaz olarak yorumlanamazsa yüz ve el de te'vil edilemez, ve mecazîdir denilemez. Denirse naslardaki ifadeler tahrif edilmiş ve saptırılmış olur. Aynı şekilde Allah'ın Arş üzerine istivası ve üst (fevk)-de oluşu da onun te'vil edilemez muhkem sıfatıdır. Bu fikirlerine bakan hasımları İbn Teymiye'yi haşevî, müşebbihe ve mücessime olmakla suçlamışlar, bu kanaatlerinin yayılmasını zararlı bulduklarından yasaklanmasına karar vermişlerdi. İbn Teymiye ise «Allah'ın yüzü ve eli...... vardır, lâkin insanınki gibi ve cismanî değildir, nitekim ilim ve kudret sıfatlarındaki durum da böyledir» demek suretiyle kendini savunmuşsa da yine de Eş'arîlerin gazabından ve kadınların hışmından kurtulamamıştır. İbn Teymiye Allah, zâtı, sıfatları, fiilleri ve isimleri konusunda hep böyle düşünüyor, Eş'arîlerin yaptıkları te'villeri tahrif olarak görüyor, sıfatlar hakkındaki inançlarını mutezile gibi ta'tîl olarak değerlendiriyordu. Bu noktadan hareket eden İbn Teymiye Eş'arîlerin kader konusundaki kanaatlarını cebriyeninkinden  farklı görmediği için şiddetle reddetmiş, insan iradesinin hür olduğunu ve sorumluluk esasını savunmuştu. Bu suretle o müslümanları harekete ve faaliyete geçirmeyi düşünmüştü. Çünkü ona göre insan iradesinin te'sirini ve sorumluluk esasını kabul etmeyen Eş'arîliğin verdiği sonuç atalet ve çöküntüden başka bir şey değildir. Diğer taraftan o «Allah'ın her şeyde bir hikmeti vardır, her şeyin bir sebebi ve illeti mevcuttur), diyerek hikmet ve sebep fikrini kabul etmeyen Eş'arîliğin bir esasına karşı daha hücuma geçmiş, bunu yaparken de zaman zaman mutezileye yaklaşmıştı. İbn Teymiye sünnî kelâmını hem esastan, hem usul yönünden reddetmiş, bunu yaparken özellikle İbn Rüşd'den faydalanmıştı. Ona göre naslardaki akîdeler, yine naslardaki delil ve üslûpla ifade edilirse doğru anlaşılır. Kur'an sadece akîde koymakla yetinmemiş, aynı zamanda bu akideleri insanların rahatlıkla anlayabilecekleri ve kabul edebilecekleri bir üslûpla delilleriyle birlikte vermiştir. Onun için biz dinî akîdeleri de, bunların delillerini de, hattâ bunları ifade için kullandığımız üslûbu da Kur'an'dan almalıyız. Nasdaki akîdeleri yine naslardaki delillerle ve nas üslubuyla açıklar ve savunursak mes'eleyi doğru anlamış oluruz. Oysa kelâmcılar nasları savunmak için kullandıkları delilleri nasların haricinden getirdiklerinden, daha doğrusu bu delilleri felsefeden ve mantıktan aldıklarından veya kendileri bir takım aklî deliller icad ettiklerinden naslardaki dinî akîdeleri olduğu gibi muhafaza edememişler,kullandıkları delillere göre bu. akidelere bir mâna ve mahiyet vermişler, bu suretle muhkem nasları bile müteşabih sayıp te'vil etmek zorunda kalmışlardır. Yani kelâmın hem hareket noktası olarak kabul ettiği aklî ve nazarî deliller, hem de bu delillerle ulaştığı sonuçlar (nasların te'vil edilmiş mânaları) yanlıştır. Şu halde dini anlama ve savunma vasıtası olarak kelâm esasen yanlış yoldur, bunun doğru olduğu kabul edilse bile bu sefer de ulaştığı sonuçlar yanlıştır. Şu halde kelâmın dine faydası değil, sadece zararı dokunmuştur. Kelâmcılar ne İslâm'a yardım etmişler, ne de İslâmın hasımlarını mağlûp etmişlerdir.

    İbn Teymiye'nin fikirleri, akîdeleri kelâm ilmine göre şekillenmiş kadıları, müftüleri ve fakîhleri derinden yaralamış ve ondan nefret etmelerinin veya en azından kendisine karşı soğuk davranmalarının sebebi olmuştur. Aradan geçen bunca zamana rağmen bu soğukluğun ve kırgınlığın tamamiyle sona erdiği söylenemez.

    Eş'arî kelâmcıları bütün vakitlerini dinî akideleri aklî ve ilmî delillerle savunmak ve açıklamak için harcadıklarından İbn Teymiye de hayatının büyük kısmını akıl-nakil mes'elesine ayırmıştır. O ilk Eş'arîlerdenı çok, sonraki Eş'arîlere hücum etmiş, Fahreddin Râzî'nin kelâma verdiği son şekli şiddetle reddetmiştir. F. Razi dinî mes'elelerde aklı esas alıp, nassı ona tâbi kılan bir kelâm ilmini bu istikamette son sınıra kadar geliştirmiş, aklî delilleri kesin, Kur'an ve hadîsteki delilleri tamamiyle zannî sayıp felsefeye azamî derecede yaklaşmıştı. Artık gerek filozoflara, gerekse kelâmcılara göre akıl esas ve hâkim, naslar fer' ve mahkûmdur. Naslar esas alınıp aklî mes'eleler üzerinde konuşulmaz ama akıl ve mantık  ölçü kabul edilerek naslara buna göre bir şekil ve mâna verilebilir.

    İbn Teymiye, bir türlü içine sindiremediği ve dinin altını üstüne getiriyor dediği bu sistemi ters çevirmek, nasları, Kur'an şuurunu, Kur'an'ın muhakeme tarzını, mantığını ve üslûbunu bütün dinî mes'elelere hâkim kılmak, filozofların ve kelâmcıların fikir ve delillerini bunun mahkûmu haline getirmek, her şeyi nasla ölçmek, naslara uygun düşen görüşleri kabul, zıd düşenleri reddetmek, böylece felsefîleşen ve aklîleşen akideleri islâmlaştırmak ve naslara uygun hale getirmek için bütün gayretini sonuna kadar sarf etmiştir. Felsefeye ve mantığa yazdığı reddiyelerin sebebi budur.

    İbn Teymiye'nin akıl-nakil mes'elesine ayırdığı kitaplarından bazılarını kısaca bahs konusu edelim:

    1 — Muvafakatu sarihi'l-ma'kûl li Sahihi'l-menkûl. Mısır, 1951. İbn Teymiye'nin akıl-nakil konusundaki en meşhur eseri budur.

    2 — Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakli, bu eser onbir cilt halinde neşredilmiştir, Beyrut 1971.

    3 — el-Akl ve'n-Nakl, Mısır 1951.

    4 — F. Râzi'nin el-Muhassal ve el-Erbaîn isimli eserlerine yazdığı şerhler.

    İbn Teymiye gerek doğrudan, gerek itirazlara reddiye olmak üzere yazdığı eserlerin pek çoğunda akıl-nakil, kendi tabiriyle mâkul-menkul mes'elesine geniş yer ayırmıştır. Denebilir ki bu konu üzerinde en geniş olarak duran İslâm mütefekkiri odur. İbn Teymiye, İslâmî akîdeleri alt üst eden kelâm ilminin arkasında meşşâî felsefesini ve Aristo mantığını gördüğünden işi kökten halletmek için onlara karşı hücuma geçmenin lüzumunu kavramakta gecikmemiştir. Gazzâlî'nin «mantık bilmeyenin ilmine itimad edilmez» deyip dinî ilimleri öğrenmenin ön şartı haline getirdiği Aristo mantığına karşı çıkan İbn Teymiye bu maksatla;

    1 — er-Red ale'l-Mantıkıyyin (Bombay, 1949),

    2 — Nakzu'l-Mantık (Mısır, 1951),

    3 — el-Kıyas (Mısır, 1346) (Bk. Muhammed Hüseynî ez-Zeyn, Mantıku İbn Teymiye   Beyrut   1979. Muhammed el-Celiyerdi, el-İmam İbn Teymiye ve kaziyyetu't-Te'vîl  Cidde   1983.), isimli eserlerini yazmış ve bu suretle Kur'an mantığını ortaya koymaya gayret etmiştir. Aristo mantığını İslâm mantığı için tehlikeli bir rakip olarak görüp onu ciddî surette tenkid eden İbn Teymiye'dir. Bu noktada Aristo mantığını aklın ölçüsü, ilmin esası ve dinî bilgilerin kıstası haline getiren Gazzâlî'yi de kesin bir biçimde reddetmiştir. Ona göre Gazzâlî, Aristo mantığını bütün dinî ilimlerin ölçüsü olarak kabul etmekle dini felsefî bir boya ile boyamış olmanın ötesinde bir iş yapmamıştır (Bk. ez-Zeyn, 300-306.).

    Filozofların ve kelâmcıların akliyat ve hikemiyat dedikleri şeylere İbn Teymiye cehâlât ve dalâlât diyordu. O dinin dışında herhangi bir hakikatin bulunmadığına kani idi. İslâm şemsiyesinin altında bulunmayan felsefî ve aklî gerçekler birer vehimden ibaretti. Filozofların ve kelâmcıların ilahiyat ve Moğol konusunda ileri sürdükleri görüşlerin ne dinî, ne aklî bîr delili vardır. Felekler hakkındaki görüşleri bu hususa en güzel misaldir. Bu türlü mes'elelerde aklın yetersizliğini kuvvetle savunan İbn Teymiye nassın bulunduğu bir hususta, aklın görevi onu anlamak ve hiç bir şekilde üzerinde tasarruf etmeden açıklamaktır, diyordu. Bunu şöyle bir misalle anlatıyordu: Bir adam diğer bir şahsı, fetva almak için müftüye getiriyor. Müftü bu şahsa gerekli fetvayı veriyor ama avamdan olan ve onu müftüye getiren adam bu fetvaya itiraz ediyor. Bu itirazın hiç bir değeri yoktur. Avamdan olan bir adamın görevi, fetva almak isteyen şahsın müftüyü bulması için rehberlik etmekten ibarettir. İşte akıl, delillik: yapan bir adama benzer. Akıl sayesinde peygamberin tebligatına ulaşan bir kimsenin bu tebligata itiraz etme hak ve yetkisi yoktur. Aklın verdiği, hüküm kesin olduğu gibi dinin verdiği hüküm de kesindir ve hiç bir zaman iki kesin hüküm arasında bir uyumsuzluk ve aykırılık yoktur. Onun için din her noktada akla uygundur.

    İbn Teymiye, «akla aykırıdır dedikleri hiç bir nakilde gerçek mânada bir aykırılık bulamadım, bilâkis bu ikisi tam olarak birbirlerine uygundur, onun için sahih nakle karşı çıkanlar aklın açık hükmüne de karşı çıkmaktadırlar» diyor. İbn Teymiye dine aykırı olmayan felsefî ve aklî görüşleri esasen nassın şümul dairesinde gördüğünden dinî düşünce sahasını hayatın bütün veçhelerine ihata edecek bir genişlikte görmekte ve hiç bir aklî, felsefî ve nazarî gerçeğin bunun dışında olamayacağına inanmaktadır.

    Naslar akla aykırı olabilir, diyen kelâm ve fıkıh âlimlerini İbn Teymiye: İslâmda hiç bir zaman farklı iki husus bir hükme, benzer iki husus farklı iki hükme tâbi tutulmamıştır. Eğer farklı iki husus aynı hükme tâbi tutulmuşsa; bu, gerçekte o iki şeyin farklı olmadığını gösterir. Şayet benzer iki şey farklı iki hükme tâbi tutulmuşsa; bu, gerçekte o iki şey arasında bir benzerliğin bulunmadığını ifade eder», diyerek reddediyor ve akılla nakil arasında tam bir mutabakatın ve mükemmel bir muvafakatin bulunduğunu ispata çalışıyordu.

hakikat
Sun 13 January 2008, 06:32 pm GMT +0200
İbn Teymiye'de tasavvuf

 İbn Teymiye tasavvufun amansız bir hasmı olarak bilinir. Lâkin bu görüş son derece hatalıdır. Zira o gerçek İslâm tasavvufunu sadece tasvip etmekle kalmamış, tersine onu incelemiş, tahlil ve izah etmiş, sonra da bu hayatı bizzat yaşamak için bütün gücünü harcamıştır. Şu halde onu hakikî bir zâhid ve arif olarak kabul etmemek için hiç bir sebep yoktur. Hiç değilse o, evliya tabakat kitaplarında bahis konusu edilen şahısların pek çoğundan daha âbid, daha zâhid ve daha arif olduğundan, keramet ve keşfe inanan, hattâ bizzat kendisinin de keramet ve keşf sahibi olduğuna îtikad edilen bu büyük insanı evliyadan saymamak haksızlık olur. Zira onun nascılığı kuru ve katı bir nakilcilikten ibaret değildir. Nasların zahirî mânasını esas ve hareket noktası olarak kabul etmekle beraber o, bu nasların mânasını ve ruhunu, yani bâtınını, ucu bucağı olmayan bir mâna ummanı olarak görmüştür. Bu suretle zahirî hükümlere sürekli bir canlılık kazandırmıştı.

    Her şeyden evvel İbn Teymiye ilk sûfîleri ve onların anladığı tasavvufu esas itibariyle kabul etmekte, ancak şeriate uymadığına inandığı bazı sözlerini tenkid etmektedir. İlk sûfîlerin tasavvufî fikirlerinden hem kendi düşünce sistemini ve yaşama tarzını zenginleştirmek, hem de hulûlcu ve ittihada mutasavvıfları reddetmek için faydalanmaktadır.

    İbn Teymiye pek çok mutasavvıfa nasip olmayacak kadar fazla sayıda tasavvufa dair eserler yazmıştır. Bu eserlerin bir kısmı doğrudan, bir kısmı dolaylı olarak tasavvuftan bahseder. Bunlardan bazıları: es-Sûfiyye - ve'l-Fukara, Mısır, ts. el-İstikamet, 1-2. Riyad, 1982. et-Tuhfetu'l-Irakiyye fi'l-a'mâli'l-Kalbiyy.e, Kelimatun muhtasara fî a'mâli'l-Kulûb, kaidetun fi'l-muhabbet, Risâletu'n fî emrâzi'l-kulûb, el-Furkan beyne evliyai'r-Rahman ve evliyai'ş-şeytan, cevâmiu'l-kelimi't-tayyib fi'l-edniye ve'l-ezkâr.

    Bundan başka İbn Teymiye'nin bir kısım risaleleri tasavvufun bazı hususî konularına tahsis edilmiştir: Risaletu'l-ubudiyyet, Kaide fî isbât-ı kerâmâtı'l-evliyâ, Kaide fi's-Sabr ve'ş-Şükr, Kaidetu fi'l-İhlâs ve't-Tevekkül... ilh... Hakîkatu's-Salât, Hakîkatu's-Savm... gibi risalelerde ise ibadetlerin manevî ve sırrî hikmetleri üzerinde durulmaktadır. Bazı büyük mutasavvıfların eserlerini takdir ederek şerh etmiştir: Şerhu kelimât min Fütûhı'l-Gayb. Aşırı mutasavvıfları red için yazılan risalelerde tasavvufun gerçek mahiyeti ortaya konulmuştur. Misal: Hakikatu mezhebi'l-İttihâdiy-in. Bütün bu hususlarda İbn Teymiye'yi en başarılı bir şekilde takip eden talebesi İbn Kayyım olmuştur. İbn Teymiye başta makam, hal, sülük, fena gibi tabirler olmak üzere pek çok tasavvuf ıstılahını kendisi de kullanmış, hattâ bunlardan bazılarını izah etmek için risaleler bile yazmıştır.

    İbn Teymiye tasavvufa dair eserler yazmakla kalmamış, hem ıssız ve sessiz yerlerde halvete çekilerek manevî âlemin esrarına vakıf olmak için derin düşüncelere dalmış, hem de İslâm tasavvufunun bütün unsurlarını uygulama alanına koymuş, bu hayatı fiilen yaşamış, tadarak ve tecrübe ederek öğrenmişti. Onun yirmi dört saati düzenli ve sürekli bir şekilde tefekkür ve ibadetle geçerdi. Ders ve fetva verme işine bir ibadet vecdiyle kendini verirdi. Sahih olduğuna inandığı her hadîsle behemehal amel ederdi (İbn Teymiye'nin tasavvufu için bk; et-Tasavvuf fî tûrâsî İbn Teymiye, T. Mahmud Sa'd, Mısır, 1984, el-Felsefetü's-Sûfiyye Fi'1-İslâm, Abdülkadir Mah-mud, Kahire, 1967.).

    İbn Teymiye, Hallaç tarzı tasavvufu hulûlcu diye, İbn Arabî tarzı tasavvufu da ittihada diye vasıflandırarak reddetmiş, ricâlü'l-gaybe, şeyhlerden imdat istemeye, yatırlardan medet ummaya karşı çıkmış, bir takım âdâb, erkân ve ıstılahlara dayanan, tarikat ve tekke tasavvufunu hiç bir şekilde kabul etmemiştir. Son dönemlerde daha ziyade bu türden bir tasavvuf yaygın olduğundan bu çeşit tasavvufa karşı olan İbn Teymiye'nin tasavvufa tümüyle ve kökten karşı olduğu sanılmıştır. Halbuki selef tarzı tasavvufun en büyük mimarıdır. Sadece zahirî hükümleri değil, aynı zamanda bâtınî hükümleri de ihya için çalışmıştı.

    Unutmamak lâzımdır ki İbn Teymiye nazarında vahdet-i vücut, küfür, onu te'sis eden İbn Arabî de kâfirdir. Nitekim Hallaç zındık ve mülhiddir. Yaptığı iş şarlatanlık ve hokkabazlıktır. İbn Teymiye Şam'da Rıfaîlerle, Mısır'da vahdet-i vücutçular ve Atâullah İskenderî taraftarlarıyla çatışmıştı. H. 705'de Rıfaîlerin keramet gösterilerini gözbağcılık olarak vasıflandıran İbn Teymiye onların sahtekâr olduğunu söyleyince saltanat naibine şikâyet edilmiştir. Mısır'da yakından tanıma fırsatı bulduğu İbn Arabî ve İbn Fârız'ın fikirlerini dinden sapma saymıştır (İbn Abdülhâdi, 131, 176.). Fakat İbn Teymiye en çok istiğase, tevessül, şefaat, kabir ziyareti ve yatırların takdis edilmeleri konusunda mutasavvıflarla çatışmış, bu husustaki fikirleri kendisinden sonra zaman zaman bazı hâdiselere sebep olmuş daha sonha Vehhabî hareketinin doğuşuna yol açan âmillerden biri olmuştur. Bugün de güncelliğini muhafaza eden bu hususların kısa izahı şöyledir:

    İbn Teymiye her hususta tevhidi esas kabul ediyor ve bunu biri, rububiyet, diğeri ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayırıyordu. Âlemin yaratıcısı olarak bir tek Allah'ı kabul etmek rububiyet tevhididir. Bu tevhidi İslâm öncesi putperest Araplar da bilmekteydi. Bu tevhid İslâmda da vardır. Yalnız İslâmın özelliğini teşkil eden esas tevhid ulûhiyet tevhididir. Bu, sadece ve sadece bir tek Allah'a ibadet etme ve sırf ondan yardım isteme mânasına gelir. Putlara tapan ve onları kendileriyle Allah arasında aracı (vesile - şefaatçi) sayan cahiliye Arapları bu tevhidi kabul etmediklerinden müşrik ve kâfir sayılmışlardı. Bu açıdan bakılınca yatır ve türbeleri ziyaret edip buralarda namaz kılma, adaklar adama; kurbanlar kesme ve mezarlarda gömülü bulunan ermişlerden yardım isteme ve meded umma ulûhiyet tevhidine zıt düşer. Bu tutum Fatiha süresindeki «Sadece Şana ibadet eder, sadece senden yardım isteriz» ilkesine tamamiyle aykırıdır. Allah nezdinde putların aracı kabul edilip onlara ibadet ve onlardan yardım istemekle ermişlerin şefaatçi kabul edilerek türbelerinde ibadet etmek ve ruhlarından yardım istemek (İstimdad, istiğase, istişfa, tevessül) arasında esas itibariyle bir fark yoktur.

    İbn Teymiye Allah'tan istenecek olan şeylerin yatırlardan ve ermişlerden istendiğini, Allah'a takdim edilmesi gereken kurbanların ve benzeri hususların türbelere ve velîlere takdim edildiğini görmüş! bunu hem İslâmî tevhide, hem de müslümanların kendilerine güven duymaları esasına aykırı bulmuş, bu yüzden bâtıl inanç, hurafe ve bid'at saydığı bu türlü hareketlere karşı amansız bir mücadeleye girişmişti. Zira o bunu İslama hayatiyet kazandırmanın ilk ve vazgeçilmez şartı saymıştı. Gerçi bahsedilen hususlarda kelâmçılar, kadılar, fakîhler ve müftüler de aşağı yukarı İbn Teymiye gibi düşünüyor ve tasavvuf mensuplarının bahsedilen hallerini asla caiz görmüyordu. Ama bu gibi hususları umumiyetle küfür ve şirk de saymıyorlardı. Fakih ve kadıların bu konularda İbn Teymiye'ye fazla itiraz etmemeleri gerekirdi. Ama daha evvel Allah'ın sıfatları mes'elesinde onlarla çatışan İbn Teymiye bu sefer de tasavvuf ve tarikat ehliyle çatışınca, bahsedilen hususlarda yardımları umulan fakih ve kadılar ekseriya kendisini yalnız bıraktılar. Bazıları ise durumu istismar ederek aleyhinde bulundular.

    İbn Teymiye esas itibariyle kabir ziyaretine muhalif değildi. Müslümanların kabirlerini ziyaret bir yana, kâfirlerin kabirlerini ziyaret etmenin bile caiz olduğu kanaatındadır. Önemli olan kabir ziyareti değil, bu ziyaretin maksadı ve gayesidir. Ona göre:

    a) ibret almak ve kalb yumuşatmak gayesiyle müslim-gayr-i müslim ayırımı yapmaksızın herkesin kabri ziyaret edilebilir.

    b) Dua etmek, ruhlarına rahmet okumak ve selâm vermek maksadıyla sadece mü'min ve müslümanların kabirleri ziyaret edilir ve bu ziyaret sadece caiz değil, bunun da ötesinde menduptur. Lâkin bu türlü kabir ziyaretleri için sefere çıkmak ve uzun mesafeler kat'etmek (şedd-i rahl) caiz değildir.

    c) Kabirde gömülü bulunan nebî ve velîlerden yardım istemek, dileklerin kabul edilmesi için onların ruhlarını Allah nezdinde aracı (vesile -şefî') kılmak, bu maksatla kabirlerinin bulunduğu yerlerde kurbanlar kesmek, namaz kılmak ve sadaka dağıtmak kesinlikle ve hiç bir şekilde caiz değildir. Bu türlü ziyaretler İslâmda yoktur. Bunlar bid'at ve dalâlettir, küfür ve şirktir. Ziyaretin ilk iki şekli şer'î, son şekli bid'at dir.

    İbn Teymiye'nin hâlâ tartışma konusu görüşü, ziyaretin son şekliyle ilgilidir. O bu hususta «Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksa hariç hiç bir cami ve mescid için sefere çıkılmaz (şedd-i rahl edilmez)» mealindeki hadîsi hareket noktası kabul eder (Buhârî Fadlu's-salâti'l-,  Müslim, Hac,  95.). Burada mescid, cami ile kabir arasında sıkı bir bağ vardır. Umumiyetle velî ve nebîlerin mezarları üzerine türbe, yanlarına da mescid ve cami yapıldığından halk buraları ziyaret edip dileklerin kabulünü te'min maksadıyla oralarda ibadet etmek için uzak yerlerden sefere çıkarlar. Onun için her mescidde ve camide yatır yoksa da yatır bulunan her yerde mutlaka ya mescid veya cami -vardır. İbn Teymiye, ermişlerin ve Allah'ın sevgilisi kullarının kabirlerinin bulunduğu yerlerin mâbed ve ibadethane haline getirilmesine şiddetle ve ısrarla karşı çıkmıştır. Hz. Peygamber vefat ânında «Allah yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin. Nebîlerinin kabirlerini mescid ve mâbed haline getirmişlerdir» (Buhârî, Cenâiz, 62, Müslim, Mesâcid, 3.). «Nebîlerinin kabirlerini, ibadetgâh haline getiren yahudi ve hıristiyanları Allah kahretsin» (Buhârî, Salât, 55, Müslim, Mesâcid, 3.), buyurmuştur. Hz. Âişe şayet Hz. Peygamberin kabrinin mescid ve mâbed haline getirilmesi korkusu olmasaydı o hücreye değil, kabristanda açık arazide toprağa verilirdi, demiştir. İşte İbn Teymiye'nin dayandığı deliller bunlardır. Bu yüzdendir ki o Hz. Peygamberinki de dahil olmak üzere hiç bir nebînin ve velînin kabrinin üç mescidin dışında kalan her hangi bir caminin ziyaret edilmesi için sefere çıkılmasını caiz görmemiştir. Hz. Peygamberi de bu yasağın içine alması sûfîler kadar kadı ve müftüleri de öfkelendirmişti. İbn Teymiye «Benim Allah katında muazzam bir itibarım var, ondan bir şey istediğinizde itibarımı vasıta kılarak isteyiniz», «Beni ölümümden sonra ziyaret edenin hali hayatımda ziyaret eden gibidir», «Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur», «İmkân varken kabrimi ziyaret etmeyen bana işkence etmiş olur», şeklinde rivayet edilen hadîslerin sahîh olmadığı, bunları mezarcıların, yatırcıların, türbecilerin ve râfızîlerin uydurdukları kanaatındadır (Bk. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 11, 251.).

    İbn Teymiye sahih nasların el verdiği nisbette mes'elelere köklü çözümler arayan bir düşünce yapısına sahipti. Ona göre bir kere Hz, Peygamberin kabrini ziyaret için sefer yapmaya ruhsat verilirse sonra öbür peygamberler de ona kıyas edilerek aynı ruhsat onlara da verilirdi. Daha sonra ermişler (sulehâ - evliya) de peygambere, kıyas edilerek onların kabirlerini ziyaret için de ruhsat verilirdi. Hangi peygamberin nerede yattığı veya kimin ermiş kişi olduğu bilinemiyeceğinden yatırcılık ve türbecilik başını alır gider, bunun önüne geçmek mümkün olmaz, iyisi mi işi kökten halletmek için Hz. Peygamber de dahil olmak üzere hiçbir nebî ve velînin kabrini ziyaret etmek için sefere çıkılamaz, demek lâzımdır. Medine'deki Mescid-i Nebî'yi ziyaret için çok uzak yerlerden bile sefere çıkmak caiz ve hattâ bu sefer sevap ve ibadettir. Mescid-i Nebî'yi ziyarete gelenlerin bu vesileyle Hz. Peygamberin kabrini hattâ Küba Mescidini ziyaret etmeleri de sevap ve ibadettir. Bu yüzden Hz. Peygamberin kabrini ziyaret için sefere çıkılmaz, demek fiilen Hz. Peygamberin kabrinin ziyaret edilmemesini gerektirmez.

    İbn Teymiye'nin Hz. Peygamberin ruhundan medet ummak ve kabrini ziyaret için sefere çıkmak caiz değildir, demesi kendi düşüncesi açısından son derece mâkul ve yerinde bir fikirdir. Bunda herhangi bir aşırılık ve şiddet de yoktur. Hattâ bu türlü hususları bid'at saymasını da anlayışla karşılamak icabeder. Zira çeşitli vesilelerle Mescid-i Nebî'yi ziyaret eden sahabe ve tabiînin bu vesileyle Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmeyi âdet haline getirdikleri bilinmekteyse de sırf Hz. Peygamberin ziyareti için uzak yerlerden sefere çıkıp yolculuk yaptıkları bilinmemektedir.

    Yatırlardan medet ummak maksadıyla türbelerin ziyaret edilmesini bid'at sayan İbn Teymiye'nin yerden göğe kadar hakkı vardır. Ancak bunu sapıklık, küfür ve şirk sayması, hattâ bununla bile yetinmeyerek bu tür işlere tevessül edenleri mürted sayıp katledilmelerini bile caiz görmesi (İbn Teymiye, Kaidetün Celile, Kahire, 1374, 26. Ebu Zehra, İbn Teymiye), hiç şüphe yok ki sakınılması gereken bir aşırılıktır. Geniş halk kitlelerinin dinî geleneklere uyup, yaptıkları bu tür işleri şirk ve küfür saymak hatâdır. Kaldı ki bu tür hususların caiz olduğu yolunda halka fetva veren fakîhler ve mutasavvıflar mevcuttur.

    İbn Teymiye'nin istiğase ve kabir ziyareti hakkındaki görüşleri baştan beri sert tepkilere yol açmıştır. Tuhaftır ki bu hususta ona ilk defa reddiye yazanlar fakîhler ve müftüler olmuştur. ez-Zemlekânî (v. 728) Tafdilu'l-Beşer ale'l-melek, es-Subkî (v. 756) Şifau's-Sikâm fî ziyareti Hayri'l-Enâm isimli eserlerini İbn Teymiye'nin bu konudaki fikirlerini red için yazmışlardır. Ali b. Yakub el-Bekrî (v. 724) ve Kadilkudât Alemüddin b. Şemsettin el-Ahnânî (v. 732) İbn Teymiye'yi reddetmişlerdir. İbn Teymiye bunlara karşı kendini savunmak için er-red ale'l-Bekrî (Kitâbu'l-İs-tiğase), er-red ale'l-ihnâî (İstihbâbu ziyareti kabri Hayril'-Beriyye ez-Ziyaret eş-şer'iyye) (Mısır, 1346) isimli eserlerini kaleme almıştır. Sübkî'-yi, İbn Teymiye'nin talebesi İbn Abdülhadi eş-Şârimü'l-Münkî fi'r-red ale's-Subkî isimli eseriyle reddetmiştir.

    Kabir ziyareti ve istiğase konusunda İbn Teymiye'yi tutanlarla ona karşı çıkanların diğerini red için yazdıkları eserlerin listesi epey uzundur (el-Müneccedi, Mu'camu mâ ullefe an Resûlillâhi, Beyrut, 1982, 347, 355. Burada Hz. Peygambere yazılan açık mektuplardan da bahsedilir: er-Resâil ile'r-Resûl fi'ş-şekrâ ve'l-istigase, el-maklarî, nefhu't-Tib VI. 354, 360. VII. 424.). Yusuf Nebhânî'nin İbn Teymiye'yi tenkid için yazdığı Şerahidu'l-Hak fi'l-istiğase bi Seyyidi'l-Halk (Mısır, 1855) isimli eseri ile Ebu'l-Me-âlî es-Selâmî'nin bunu red için yazdığı gayetu'l-emanu fi'r-red ale'n-Neb-hânî (Kahire, 1325) isimli eseri bu vadide yazılmış en son eserler olmamakla beraber en meşhur eserlerdir. Birgivî ve kadızadelilerle onlara muhalif olan halvetîler tarafından da bahis konusu edilen bu mes'eledeki ' tartışmalar bugün selefîlerle onlara karşı çıkan tarikat mensupları arasında devam edip gitmektedir. Fakat zaman İbn Teymiye'nin lehine işlemektedir.

hakikat
Sun 13 January 2008, 06:49 pm GMT +0200
İbn Teymiye'ye  karşı  olanlar

 el-Bezzar, hocası İbn Teymiye hakkında yazdığı menkıbenamede İbn Teymiye'nin düşmanları ve muhalifleri hakkında bilgi verir. Hakikatte İbn Teymiye'ye karşı olanlardan bir kısmı onun azılı düşmanıdır. Bir kısmı sadece muhalifidir, bir kısmı da onun bazı fikirlerine karşıdır. Şiîler, Bâtınîler, İsmailîler, Hulûlcu ve ittihadcı mutasavvıflar esas itibariyle İbn Teymiye'nin şiddetli ve insafsız düşmanlarıdır. Fakat taklitçiliği bayraklaştıran kadılar, fakîhler ve müftülerle kelâm ilminin mes'elelerini akîdeleştiren kelâmcılar da İbn Teymiye'ye bazan ölçülü, bazan ölçüsüz şekilde muhalefet etmişler ve bu muhalefeti nefret ve husumet haline getirmişlerdir. Görüldüğü gibi İbn Teymiye'ye karşı olanlar çok geniş bir cephe meydana getirmektedirler ve bunlardan her birinin İbn Teymiye'ye karşı oluşunun sebebi farklı olup tenkit ve ithamları da değişiktir. Bunlardan bazıları şunlardır:

    Safiyyuddin el-Hindi (v. 715/1315) Akaid-i Hameviyye sebebiyle İbn Teymiye'yi saltanat naibi Emîr Tunkuz'un huzurunda muhakeme edip hapsettiren bir kelâmcıdır.

    ez-Zemlekâni (v. 727/1326) İbn Teymiye hakkında övücü sözler söyleyen bu zat onun talâk ve kabir ziyareti konusundaki fikirlerini red için risaleler yazmış, kadılık görevi almak için Mısır'a giderken, dönüşte ilk iş olarak İbn Teymiye'yi hapsettireceğini söylemiş, ama yolda can vermişti.

    İbn Ahnânî, İbn Teymiye'nin kabir ziyareti konusundaki fikirlerini red için risale yazmış, İbn Teymiye de onu reddedince hapse atılmış ve orada ölmüştü.

    Meşhur el-Hikem'in müellifi Atâullah İskenderi (v. 709/1309). Ali b. Esmah, Nasr el-Menbicî, İbn Arabi'ye-kâfir dediği için İbn Teymiye'ye düşman kesilmişlerdi. İbn Mahlûf, İbn Teymiye'yi idam için fetva vermeye hazır bir müftü idi. es-Serûcî ve İbnu'l-Murahhal da İbn Teymiye aleyhtarı idiler. Şihabüddin İbn Cehbel'in İbn Teymiye'yi red için yazdığı risale Sübkî'nin tabakatında (bk. v. 186. IX. 35) kaydedilmiştir.

    İbn Ahnânî, İbn Teymiye'nin kabir ziyareti konusundaki fikirlerini Alâeddin Buharî (v. 841/1437) bir taraftan Fazihatu'l-Mülhidîn adıyla bir eser yazıp İbn Arabi'ye kâfir ve zındık derken, diğer taraftan «Her kim İbn Teymiye'ye Şeyhu'l-İslâm derse kâfir olur, ardında namaz kılınmaz» demişti. İbn Nâsıriddin'in er-Reddu'l-Vâfir isimli eseri bu fetvayı red için yazılmıştır. Yine buna karşı Bedruddin Aynî, asıl İbn Teymiye'ye kâfir diyen tam manasıyla kâfirdir, demiştir.

    İbn Teymiye'nin en amansız düşmanlarından biri de onun hakkında en katı hükmü vermiş olan İbn Hacer el-Heytemî (v. 974/1576)'d i r. el-Fetâva'l-Hadisiyye'de (Beyrut, ts. s. 114-116) der ki: «İbn Teymiye ALLAH'ın belâsını verdiği, sapıttığı, gözünü kör, kulağını sağır ederek aşağıladığı bir kişidir. Hâli bozuk, sözleri yalandır, dedikleri tartışmaya değmez. Hayattakilere sövmekle yetinmeyip ölüleri bile tekfir etmiştir. Sözleri çirkin ve küfürdür. ALLAH bizi inancından, hareketinden ve yolundan korusun.»

    Umumiyetle Heytemî'nin muhteris bir kişi olduğu ve yukarıdaki sözleri garazkârlığın sonucu olduğu kabul edilir. Kendisini talebesi Ali Kârî reddetmiş  ve  İbn  Teymiye'nin   haklı  olduğunu  savunmuştu.   İbn  Alûsî. Heytemî'yi red için Cîlâul-Ayneyn isimli eseri yazmıştı.

    ed-Delîlu'l-Kavim âlâ Sırati'l-Müstakîm (Mısır, 1397) isimli eserin yazarı Abdullah el-Habeşî İbn Teymiye'yi müşrik, kâfir, zındık ve mülhid olmakla suçlamış ve bu hususta demediğini bırakmamıştır.

    Ebu Hâmid b. Merzuk'un Beraetu'l-Eş'ariyyîn, (Dımeşk, 1967, MI) isimli eseri de İbn Teymiye'nin reddine dairdir. Ona göre İbn Teymiye'ci hareketin esası dörttür: 1 — Teşbih ve tecsim, 2 — Rububiyet ve Ulûhiyet tevhidi safsatası, 3 — Hz. Peygamber'e saygı duymama, 4 — Müslümanları tekfir etme.

    İbn Battuta, meşhur seyahatnamesinde şöyle der: Şam'da iken İbn Teymiye cuma hutbesini okumuş ve bir basamak aşağıya inerek «İşte ALLAH benim inişim gibi iner» (nüzul) demişti. «Zaten onun aklından zoru vardı.»

    el-Baytar, İbn Battuta'nın yukardaki ithamını sekiz yönden reddetmiştir.(el-Baytar, Hayatu Şeyhülislâm İbn Teymiye, 36-44, Selim Hilâl, İbn Teymiye, s. 50.). İbn Teymiye'nin hiç bir eserinde böyle bir ifade kullanmaması, ayrıca o çağdaki düşmanlarının bile böyle bir iddiada bulunmamış olmaları İbn Battuta'nın ithamının tamamiyle bir hayalden ibaret olduğunu gösterir. Son zamanlarda buna bir nazire olmak üzere İbn Teymiye'nin güya sandalyesine otururken «İşte ALLAH'ın arza istivası da böyledir» dediği iddia edilmiştir.

    Osmanlılarda din eğitimi medrese zihniyetine, tarikat ve tekke âdab ve erkânına göre veriliyordu. İbn Teymiye medreseye de, tekkeye de muhalif olduğundan Osmanlı aydınlarının İbn Teymiye'ye karşı burukluk duyacakları tabiîdir. Şeyhü'l-İslâm Mustafa Sabri, İbn Teymiye'den olumsuz ve suçlayıcı bir dille bahsetmiştir. (Bk. Mevkıfu'l-Akl, Mısır, 1950,l, 223, 242, III, 18,361, 393, IV. 216)

    Alâeddin Buharî ve Heytemî'nin kin ve husumetine varis olan Zahid Kevserî, İbn Teymiye'ye her çeşit aşağılayıcı sözleri söylemeyi reva görür. Her fırsatta ona yüklenir, ona göre İbn Teymiye İslâmın değil, mücessimenin şeyhidir. Şayet o şeyhü'l-İslâm ise vay İslâmın haline (Zahid Kevserî, Makalât, Mısır, 1372.). Şeyh Zeynî Dahlan da Z. Kevserî'den geri kalmamıştır.

    Türkiye'de tarikatçılar bugün de bütün güçleriyle İbn Teymiye aleyhtarlığı yapmaktadırlar. Abdülhakim Arvasî'nin yakınlarından H. Hilmi Işık Saadet-i Ebediyye'de İbn Teymiye'yi ağır ve hakaret dolu ifadelerle karalamıştır. N. Fazıl Kısakürek onu her fırsatta kuru, nasipsiz ve dini içten çökerten biri olarak tanıtmıştır. (Din Tahripçileri, A. Davudoğlu, İstanbul, 1978, s. 3) Kırıcı olması bakımından İbn Teymiye'nin dili N. Fazıl'a çok benzer. Ama İbn Teymiyeci telâkkiye göre N. Fazıl'ın kafasındaki dinî görüşler hurafe ve bâtıl inançtan başka bir şey değildir. Onun için N. Fazıl İbn Teymiye'yi ve hareketini tenkit etmede kendi açısından haklıdır.

    Türkiye'de dinî çevreler umumiyetle tarikatçıların ve eski medrese anlayışının te'siriyle İbn Teymiye'ye karşı çok dikkatli ve pek ihtiyatlı; davranmaktadırlar. Bazan bu dikkat ve ihtiyatın şüphe haline geldiği de vardır. Bunun sebebi İbn Teymiye'nin lâyıkıyla tanınmamış olmasıdır. İSLÂMa yaklaşımı İbn Teymiye'ye benzeyen nice şahıslar vardır ki ondan şüphe etmektedirler.

kervan
Fri 25 January 2008, 06:53 pm GMT +0200
ONUN HAKKINDA HEM OLUMLU YÖNDE, HEM DE OLUMSUZ YÖNDE ÇOK KONUŞULDU, DİNİ UĞRUNA HAYATINI FEDA EDEN, KANINI MÜREKKEBİ YAPAN BİR ALİM.  icon_neutral
ELBETTE YANLIŞLARIDA VAR, ELBETTE KATILMADIĞIMIZ GÖRÜŞLERİ DE VAR.
FAKAT HAYATINI ÖĞRENDİKÇE ÖRNEK ALINMASI GEREKEN O KADAR ÇOK YÖNÜ VAR Kİ, İNSAN ŞAŞIRIYOR VE NİYE BU YÖNLERİ DE TANITILMIYOR DİYE İÇERLİYOR. (ALLAH (CC) O'NA RAHMET ETSİN.AMİN)
   :'( crayml9 :'(




İbn Teymiyye:
Hayatı ve Eserleri


İbn Teymiyye, Takiyyüddin Ahmed b. Abdülhalim Harrânî ve Hanbelîdir. Yedinci derecedeki dedesi Tebük'de Teym kabilesine mensup bir câriyeden geldiği için bu lâkabla yâdedilmiştir. İbn Teymiyye'ye kadar silsile-i nesebini teşkil eden ecdâdının hepsi ilim ile iştihar etmiş kimselerdir. Bu cihetle Ahmed b. Teymiyye ecdâdından mevrûs zengin bir kütübhâneye mâlik idi. Vefatında veresesi tarafından bu metrûkât-ı ilmiyye senelerce satılmış, bir türlü bitirilememiştir. 661 tarihinde Harran'da doğan İbn Teymiyye, tatar istilâsı üzerine pederi ile Şam'a gelerek orada neş'et etmiştir.

Pederinden fıkıh ve fıkıh usûlü okumuş ve Şemsüddin, Zeynüddîn-i Sencâ, Muhammed b. Asâkir gibi zevâttan hadis ahzetmiştir. Şüyûhunun (üstadlarının) adedi iki yüzü mütecâviz olduğu haber veriliyor. Kütüb-i Sitte ve Mesânîdi mükerreren okumuştur. Kitâbu Sibeveyh'i hem okumuş ve hem tenkit etmiştir. Tefsirde, ferâizde, hesap ve cebir gibi ulûm-ı riyâziyyede, kelâm ve felsefede en üstün dereceye vâsıl olmuştur.
Zekâsı, hâfıza kuvveti, ifade kudreti cihetiyle fıtratin bir hârikası idi. Mahfûzât-ı ilmiyyesini asla unutmak bilmiyen bu zekâ numûnesinin bu mahfûzâtını, tam zamanında ve yerli yerinde talâkatle sarf ve sevkettiğini Hâfız Zehebî hayrânlıkla yâdeder.

Yirmi yaşına varmadan tedrîs ve iftâya başlamıştı. Menkul ve mâkûlde, selef ve halefin mezâhibine vukufta misli görülmemiş bir seviyyede idi.

Tefsire, hadise, fıkha, usûle dâir eserlerinin ve sapık mezhepler hakkındaki reddiyyelerinin, müşkil meseleleri hall için yazdığı risâlelerinin adedi üç yüze bâliğ olmuştur. Zehebî ise, "Zamanımızda görülebilen telifâtının beş yüze bâliğ olduğu istib'âd edilmemelidir", diyor.


Aşağıdaki eserler, Şeyhin telifâtı cümlesindendir. Teâruzu'l-akli ve'n-nakil ki dört cilddir. Cevab-ı sahih ise Nesârâyı redde dâir olup bu da dört cilddir. Akîde-i Isfahânî, bir cilddir. Felâsifeyi redde dâir eseri dört cilddir. Birer cildden ibaret olan İsbât-i Meâd, İbn Sinâyı red, Sübût-ı Nübüvvet, İsbât-i sıfât, Kitâbü'l-arş, Ref'u'l-melâm, Şeyh-i Ş'â Ebu Mansûr b. Mutahher'i red için yazdığı er-Raddu ale'l-imâmiyye ki iki büyük cildden ibârettir. Kaderiyyeyi, Hulûliyye ve İttihâdiyyeyi reddiyyesi, fezâil-i Ebu Bekir ve Ömer'e dâir eseri, eimme-i erbaayı tafdîli, dört cildden ibaret olan Umde şerhi, Dürretü'l-mudiyye, Menâsik-i kübrâ ve suğrâ, Kitab-ı talâk, es-sârimü'l-meslûl alâ men sebbe'r-resûl, Halk-ı ef'âl, Risâle-i Bağdâdiyye, Tuhfe-i Irâkiyye, Islahü'r-râî ve'r-raiyye, Red alâ te'sîsi't-takdîs li'r-râzî, yedi cild, Red ale'l-mantık, Kitabü'l-fürkan, Kitabü'l-istikame iki cild, Minhâcü's-sünne...


İbn Teymiyye'nin birbirinden müstesnâ bir güzelliği bulunan bu eserleri içinde en şâheseri Minhâcü's-sünne'sidir. Müşârünileyh bu eserini, Şeyhü'r-revâfız İbn Mutahher'in Minhâcü'l-kerâme'sine karşı yazmıştı. İmameti isbat maksadile yazılan ve Şîa arasında yüsek bir kıymeti hâiz bulunan bu eserde tarîk-i hakdan nasıl udûl edildiğini İbn Teymiyye Minhâcü's-sünne'sinde birer birer göstererek Minhâcü'l-kerâme'nin altını üstüne getirmiş ve Şîa âlemini hayret içinde bırakmıştır.

 Bu mevzuda bu derece muvaffakıyyetli bir eser, ne ondan evvel yazılmıştır, ne de sonra yazılmak müyesser olmuştur ve yazılamaz da. Bu eseri ile İbn-i Teymiyye, Ehl-i sünnet âleminde Şeyhü'l-islâm unvân-ı fâhirine bihakkin kesbi-istihkak etmiş bulunuyordu. Nasıl ki bîemân hasımlarından olan Hâfız İbn Sübkî bile Şeyhü'l-islâm'ın bu eserindeki muvaffakıyyetini bir mektupla Hâfız Zehebiye bildirmek kadirşinâslığında bulunmuştur.

Ne garipdir ki aradan iki buçuk asır kadar uzun bir zaman geçtikten sonra İbn Hacer Heytemî gelmiş, sâika-i ihtirasla İbn Teymiyye'ye Şeyhü'l-islâm denilmesinin mûcib-i küfür olduğunu ilân etmiştir. Gerçi bu kör tekfîr silâhı daha evvel de kullanılmıştı. Fakat Seyyid Safiyyüddin'in "el-Kavlü'l-celî"sinde, bir sûretini mütalaa ettiğimiz Allâme Bedreddin-i Aynî'nin gayetle belîğ bir mektubu üzerine bu kör silah artık bütün bütün kesmez bir hale geldi zannediliyordu. Allâme Aynî; "Şeyhi tekfîr edenler, bihakkın kâfirdir." diyordu. Mâlikî Şeyhi Bisâtî de; "Bu tekfîr sözü, işitenlerin tüylerini ürpertecek şekilde çirkin, şeytânı güldürecek derecede iblîsâne ve gülünçtür" demiş idi.

Ne yazık ki bu paslı tekfîr silâhı zaman zaman ortaya çıkarılmış ve koca bir dîn ulusunun aleyhinde kullanılmağa çalışılmıştır.


Sekizinci karn-ı hicrîde cereyan eden bu İbn Teymiyye bahsi ve cidâlinin muhâcimleri başında, o devrin ricâlinden Hâfız Sübkî (756) ile oğlu Tâcüddin Sübkî (776), İzzüddîn Muhammed İbn Cemâa (766), müfessir Ebu Hayyân (745) görülür. Müdâfiler ise bunlardan mâada ehl-i ilimdir. Bu saffın başında da İbn Kayyim (751), Zehebî (748), İbn Kesîr (774), Muhammed b. Kudâme (774) ile Ahmed b. Kudâme (771), Muhammed b. Müflih (763), gibi Şeyhin güzîde tilmizleri ve o devrin hâfız-ı hadîsleri bulunmaktadır. Bunları da İbn Hacer Askalânî (852), Bedrüddin Aynî (855), Süyûtî (911) gibi huffâz-ı ahâdîs tâkip etmişlerdir. Daha sonra İbrahim Şihâbüddîn Şehrizûrî (1101), Aliyyülkarî (1014), Âlûsî (1170), Şah Veliyyullah Dehlevî (1176), Şevkânî (1250), Sıddîk Hasen Hân (tevellüdü 1148) gibi muhaddisler zinciri takip etmiştir. Muhâcimler, te'vîlcilerdir. Müdâfiler de selef mesleğini iltizâm eden tefvîzcilerdir. Vesîle-i tecavüz olan mes'eleler de başlıca şedd-i rahlin hürmeti,1 talâk, arş, sıfat mesâilidir. Fakat muhalifleri asıl hücûma sevkeden sebepler Cilâü'l-ayneyn'de naklolunduğu vechile dâ-i muâsara (aynı asırda yaşayanların birbirini çekememesi), şöhret-i kâzibe, akîde muhâlefeti, Muhiddîn-i Arabî gayretidir.

Tarihî tetebbuâtımızı daha ileri götürürsek bunun vaktiyle Ehl-i hadîs ile kelâmcılar ve daha evvel selef ile Mutezîle arasında ve daha ilmî bir şekilde cereyan ettiğini görürüz. Bunlar, o ihtilafların nâhoş birer zeyli olmaktan başka bir şey değildir.

Din müessesesi, bütün ilhâmını nastan alan bir vaz-ı ilâhîdir. Nas üzerinde aklın müdahalesini ve hâkimiyyetini kabul etmek, dîni keyfî olarak vaz-ı aslîsinden uzaklaştırmaktır. Bu âlî ve ilâhî müessese, beşeriyyeti hayr ü saadete sevketmek hususundaki kudret ve kabiliyyetini münhasıran nastan mülhem olarak göstermiştir. Bu cihetle eslâf-ı izâmımız aklın müdahalesi ile nassı te'vile lüzum görmemişler, Cenâb-ı Hakk'ı, bilûmum sıfât-ı beşeriyye ve levâzımı mümkineden tenzih ederek nusûsun iade ettiği hakikatleri aynen kabul ve bu mansûs hakikatlerin keyfiyyetlerini tayinden, mümkinât üzerinde görülen fânî misâlleriyle mukayeseden son derece kaçınıp bunların ilmini sâhibine bırakmışlardır. İşte bu yol, dîni safvet-i asliyyesinde muhafaza eden selef yoludur. İlmile, mekârim-i ah'âkile beşeriyyete fazilet nümûnesi olan eimme-i selefimiz hep bu yolda yürüyerek yetişmişler ve milyonlarca ashâb-ı istidâd ve ihlâsın vesîle-i irşâdı olmuşlardır. Tevhîd-i bârî için, tenzîh-i sübhânî için cedelî ve iskolâstik nazariyyat ile uğraşmak, şimdiye kadar ne bir müsterşidi irşâd, ne de bir muânnidi ilzâm etmiştir. Hem de şâriin nassı üzerinde insanların tasarrufa ve daha doğrusu akıl hocalığı etmeğe ne hakkı vardır!

Asrımızda bu nevi kelâmî münakaşalar dini zaafa uğratmaktan başka bir şey ifade etmez. Dinimiz yalnız Kur'an'ın, hadisin, siyer ve fıkhın dört sütûnu üzerinde ihtişâmını göstermiştir. Bugün din mürşidlerine düşen vazife, bu yolda maaliyât-ı islâmiyyeyi telkin etmek ve eslâfımızdan canlı fazilet nümûneleri göstermektedir.


Şeyhü'l-İslâm'ın terceme-i hali arasına parantez arası karışmış olan şu mütâlealarıma nihayet vererek İbn Teymiyye'nin yüce pâye-i ilmisine karşı Zehebî ile İbn Dakîki'l-Îd'in hayranlıklarını iş'âr eden yazıları arasındaki şu müstesna iki vecizeyi okuyuculara arzederek maksada avdet ediyorum.

Bütün tabakat kitaplarında mesel-i sâir olarak bildirildiğine göre, Zehebî diyor ki: Rükn ile makam arasında ALLAH'a yemin ederek: "İbn Teymiyye'nin nazîrini ne ben şu gözlerimle gördüm, ne de İbn Teymiyye'nin kendisi bir eşini görmüştür" desem asla yeminimde hânis olmam. Ben de derim ki: "Hâfız Zehebî gibi tenkitçi bir zâtın şu samimi takdiri derecesinde insana itimat ve emniyyet telkin eden kuvvetli bir şehâdet, ilm-i dirâyet tedvin edileli kaydedilmemiştir" diye insan yemin etse hânis olmaz (yemini bozulmaz).

 
İbn İmâd'ın Şezerâtü'z-zeheb'de nakline göre İbn Dakiki'l-İd'den, İbn Teymiyye ile ictimâından sonra:
- Şeyhi nasıl gördünüz? diye sorulmuş, İbn Dakik cevâben:
- İbn Teymiyye'nin önünden ilim, (sinema şeridi gibi) geçiyordu. O istediğini oradan alıyor, istemediğini bırakıyordu, demiştir. Sonra İbn Dakik'ten:
- Niçin münazara etmediniz? diye sorulmuş, buna da:
- O bir hatib idi, sözü çok seviyordu. Ben de sükûtu çok severim, diye cevap vermiştir.

Bu hanbelî âlimi hakkında şu yazılarım, onun binlerce menâkıbının binde biri değildir. Yukarıda İbn Kayyim'den başlayarak Sıddîk Hân'a kadar isimlerini saydığım ve sayamayıp da bıraktığım birçok huffâz-ı muhaddisin ve fukaha taraflarından bu hususta müstakil eserler yazılmıştır. Âlûsizâde Numan Hayreddin'in Cilâü'l-ayneyn'i bunları kendisinde toplamış olan cem'iyyetli bir eserdir. Bu terceme-i halde bizim de başlıca kaynağımızdır. Daha ziyade izahât almak isteyen araştırıcılara bu çok kıymetli eseri tavsiye ederiz.2


Hâtemü'l-enbiyâ'nın tebliğât ve hayât-ı seniyyelerine, kurûn-ı selâse ricâli ile eimme-i selefin mücdehedât-ı ilmiyyelerine3 yakından ve sahih olarak vâkıf olmak isteyen her fıkıh ve hadis müntesibinin İbn Teymiyye ile tilmizi İbn Kayyim'in kitaplarından zevkyâb ve bunların fezâil-i âliyelerine meftûn olmaması mümkün değildir.

İbn Teymiyye'nin bir kusuru varsa, o da bu Harranlı âlimin kanaatinde pek müfrit ve tebliğinde pek müteheyyic olmasıdır. Beyaz bir sima üzerine dökülüp kulaklarından aşağı, geniş omuzları üzerinde sarkan siyah saçlarının arasındaki parlak iki gözü, iki lisan kadar belâğatle heyecan ifâde ederdi. Bu mehîb vaz'iyyetini, yüksek sesli olması artırıyordu. Ateşin bir zekâ ile birlikte ilme ve mefkûreye şiddetle bağlılık da onun vicdanî seciyyesini teşkil etmişti. Bu uğurda dost, düşman tanımaz, hatır gönüle bakmazdı. İbn Teymiyye'ye husûmet besleyen Sübkî ve Ebu Hayyan gibi muhaddisler ve müfessirler hep Şeyhü'l-İslâm'ın bu hâlinden müteessir olarak muhalif cephe almışlardı.


Zehebî'nin, Askalânî'nin rivâyetlerine göre Ebu Hayyan gibi bir edib, bir müfessir, kendisini kasideler inşâd ederek medh ü senâ edip dururken, Sibeveyh aleyhinde bulunarak onu darıltmış ve esnâ-yi münazarada Ebu Hayyan'a: "Sen bilmezsin! Sibeveyh, kitabının seksen yerinde hata etmiştir. O, ne nahvin peygamberidir, ne de bir şahs-ı ma'sûmdur" diyerek araları açılmıştır. Ebu Hayyan da gerek Tefsirinde ve gerek diğer eserlerinde tabiî İbn Teymiyye'nin aleyhinde bulunmuştur.

Bu Hanbelî imamının bu halini Hafız İbn Sübkî hakkında da bir sebep olarak kabul edebiliriz. İbn Müflih'in Tabakât'ından naklen Cilâü'l-ayneyn'de Sübkî'nin Zehebî'ye yazdığı bir mektubunu görüyoruz ki bunda Sübkî, İbn Teymiyye'nin müstesna mevki-i ilmîsini, zühd ü tekvâsını yâdederek onu göklere çıkarıyor. Fakat İbn Teymiyye'nin taşkınlığı, rivayet ve dirayetin bu büyük âlimini de gücendiriyor. En sonunda bunun müracaati üzerine hapsediliyor. Müfessir Âlûsî de Risâle-i İtikadiyye'sinde İbn Teymiyye'nin bütün âsârını mütâlaa ettiğini lisân-ı takdir ve tebcil ile yâdettikten sonra onun taşkınlığının kendisini hapishânelere sürüklediği kanaatini izhar ediyor.

Bu İbn Teymiyye olayları sekizinci karn-ı hicrînin birinci yarısında cereyân etmişti. Bu yarım asır, gerek İslâm ilimleri, İslâm tarihi ve gerek Türk tarihi bakımından pek mühim ve girift vakayii ihtiva etmektedir. O girdibâd-ı hâdisât arasından sahib-i tercemeye ait olan ve onun kerem-i tab'ını ve ulüvv-i cenâbını gösteren bir hâdiseyi de seçip bildirmek isterim:

Bu asrın başlangıcında tahta geçerek ve tekallübât-ı zeman ile üç defa inip çıkarak cem'an 43 sene Mısır ve Şam üzerinde saltanat süren ve ilme, medeniyyete ve Haremeyn-i muhteremeynin imârına pek büyük hizmetleri dokunan Melik Nâsır Kalavun ile bunun Şam emiri olan Baybars Çeşnegîr'in hükümran oldukları görülür.


Baybars Çeşnegîr, Muhyiddin-i Arabinin şiddetli muhibbi idi. İbn Teymiyye ise Muhyiddin'in efkârını, âsârını vaazlarile, yazılarile tenkit ediyordu. Bu ateşin hitâbelerile halkın pek ziyâde teveccühünü kazanan İbn Teymiyye'nin bu müstesna mevkiini çekemiyen Nasr-ı Müncî gibi birtakım muhteris Şam ülemâsı, Emir Çeşnegîr'i tahrik ederek İbn Teymiyye aleyhinde Nâsır Kalavun'a şikâyet ve 705 tarihinde Mısır'a celb ve habsettirmişlerdi. Fakat Melik Nâsır çok geçmeden İbn Teymiyye'nin ilmî dehâsını anlayarak onu ıtlâk ve izâz eylemiştir.

Bu sırada Nasr-ı Müncî ve emsâlinin Nâsır Kalavun aleyhine ve Baybars lehine hareket etmeleri üzerine Melik Nâsır saltanattan istifa edip Şam'a gelmiş, Baybars de Mısır'a gidip saltanat tahtına geçmiş bulunuyordu. Fakat aradan bir sene geçmeden halkın son derece mergûbu olan müstafi Melik Nâsır tekrar tahta geçirilmiş ve Çeşnegîr katledilmiştir. Ve ilk iş olarak Şeyhü'l-islâm Mısır'a davet olunmuştur.


Bu muhteşem Mısır sarayında Sultan ile İbn Teymiyye arasında cereyan eden ve üstadın ulüvv-i cenâbını gösteren bir muhâvereyi İbn Kesîr, tarihinde şöyle bildiriyor:

Melik Nâsır:
- Üstâd! Beni istifaya mecbur, seni de daimâ bîhuzûr eden bu Nasr-ı Müncî ile arkadaşlarını idam edeceğim, siz ne dersiniz? diye sormuş. İbn Teymiyye cevâben:
- Hayır, bunu yapmayınız. Bunlar âlim ve dânişmend kimselerdir. Bunları öldürürsen bir daha bunlar kadar yüksek ilim adamları bulamazsınız. Nesl-i ilmî munkati olur. Siz, bunları affediniz. Bana gelince, beni rencîde edenlere karşı hakkımı helâl ediyorum. Kimseden intikam almağa heveskâr değilim. Bunlar, ALLAH'a ve resûlüne karşı kusur etmişlerdir. Onun cezasını da ALLAH verir, diyerek muhaliflerini muhakkak bir ölümden kurtarmıştır.

Vaktile İbn Teymiyye aleyhinde icrâ-yi faaliyyet edenlerden İbn Mahlûf şöyle demiştir: "Ben İbn Teymiyye kadar sahib-i kerem bir kimse görmedim. Biz onu öldürtmek istedik, fırsat bulup muvaffak olamadık. Halbuki o fırsat buldu, fakat bizi koruyup muhakkak olan bir ölümden kurtardı."


Bundan sonra İbn Teymiyye Şam'a gelmiş, 719 tarihinde talâk meselesi ortaya konulmuş, 721'de de kabr-i Nebî aleyhisselâmı ziyâretten men'e dâir bir iddia ile hapsedilmiş ve bu hapis, vefatına kadar devam etmiştir. (Bu malûmat, İbn Kesîr'in Tarih'i ile İbn Hacer Askalânî'nin Dürer-i kâmine'sinden hulâsa edilmiştir).

İbn Teymiyye, büyük bir Türk emiri Mahmud Gazân gibi, Mısır Sultanı Nâsır Kalavun gibi bütün İslâm mülûk ve ümerâsının mazhar-ı ihtirâmı bulunduğu halde yalnız Şam ümerası tarafından mükerreren hapsedilmesi ve nihâyet 728 tarihinde hapishânede terk-i hayat etmesi, bu âteşpâre-i zekâ ve irâdenin ele avuca sığmaz bir halde bulunmasından dolayıdır. Nasıl ki vefâtında halk kadar, hükûmet de bu ilim ışığının sönmesine acıyarak cenâzesinin büyük bir ihtifal ile kaldırılmasına müsâade etmiş, binlerce cemaat tarafından üç nöbet cenâze namazı kılınmıştır (rahmetullahi aleyh).4

----------------------------------------------------------------------
1."Mekke, Medine ve Kudüs mescitleri hariç hiç bir mescid ziyareti için husûsî sefer yapılamaz" meâlindeki hadiste geçen "lâ tüşeddü'r-rihâl: sefere çıkılmaz" demektir.
2. Bu eser 1961 yılında Mısır'da yeniden neşredilmiştir.
3. Kurûn-i selâse ricâli: Ashab, tabiûn ve onlardan sonrakiler (üç neslin âlimleri) demektir.
4. Bu terceme-i hal, Diyânet İşleri Başkanlığı'nın neşretmiş bulunduğu, Prof. Kâmil Miras'ın "Tecrîd-i sarîh tercemesi"nin dördüncü cildinden alınmış, gerekli sadeleştirme ve açıklamalar yapılmış, ancak üslûbu muhâfaza edilmiştir. I. baskı, İstanbul, 1938, IV. 221-229. Kâmil Miras'ın vefatından sonra neşredilmiş bulunan, İbn Teymiyye hakkındaki iki kitabı daha burada zikretmek gerekir; 1. M. Ebu Zehra, İbn Teymiyye; 2. Ebu'l-Hasan Nedvî, Şeyhu'l-İslâm Hâfız Ahmed b. Teymiyye, Kuveyt, 1978.
[/size]
Kaynak:Hayrettin Karaman
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/dortrisale/0021.htm

kervan
Tue 29 January 2008, 02:08 pm GMT +0200
Aynı Konudaki Paylaşımlar Birleştirilmiştir.

 a.r.o.

resultop
Sat 19 September 2009, 09:21 pm GMT +0300
İbn Ahnânî, İbn Teymiye'nin kabir ziyareti konusundaki fikirlerini Alâeddin Buharî (v. 841/1437) bir taraftan Fazihatu'l-Mülhidîn adıyla bir eser yazıp İbn Arabi'ye kâfir ve zındık derken, diğer taraftan «Her kim İbn Teymiye'ye Şeyhu'l-İslâm derse kâfir olur, ardında namaz kılınmaz» demişti.

böyle sözleri müslümanlardan ,üstelik alimlerden duymak üzüyor insanı...
bugünde devam eden bu geleneğe karşı mücadele etmek yoruyor müslümanları...
ne kadar ilginç değil mi?..
müslümanlar ,müslümanlarla uğraşmaktan dolayı yoruluyor...

allah yolunda ve allah adına mücadele eden ve ilim öğreten tüm müslümanlara selam olsun...
rabbim razı olsun onlardan...
selametle...