Muhammed Hikmet TUZKAYA (k.s.)
ALLAH’a hâlisane ve layıkı veçhile ibadet etmekdir.
ALLAHa karşı edeb amele ve kavle göre ikiye ayrılır.
ALLAH’a karşı olan edebin amele ait olan kısımları:
1. ALLAHın emirlerine ve nehiylerine ittibâ, ibadet ve taatda ihlas
2. ALLAH’a yaklaşmanın sebeb ve vesilelerini bilmek
3. Nefsi emmareye karşı cihad.
ALLAH’a karşı edeb, kulun amellerini murakabe ve nefsini muhasebe etmesidir. Nitekim âyet-i kerimede, mü’minlerin kıyamet gününde muhasebeye çekilmeden önce henüz dünyada iken kendilerini nefis muhasebesine tabi tutmaları emir ve tavsiye olunur.
Halıka karşı olan edebin kavle ait olan kısmı ise, akl-ı selim, kalb-i halim sahibinin yani müslümanların, Cenab-ı Hakk’a karşı olan hitaplarında daima güzel tabir ve sözleri kullanmalarıdır.
İbadet: ALLAH’ın emirlerini tam bir teslimiyetle, harfiyen yerine getirmek ve kulluk vazîfesini îfâ edip şükrünü edâ etmek.
İhsan: Herkese iyilik yapmak ve ALLAH’ı görür gibi ibâdet etmektir.
Hidayet-i hakikiye nail olmak; bu duygu ve sûrur içinde bulunmaktır. Bütün hayatını bu inanca göre tanzim etmek, her an ALLAH ile beraber olup surûra ermektir.
İhlas: Samimi ve halis bir niyetle ALLAH’ın rızâsını istemek ve buna hiçbir şeyi karıştırmamaktır. Daima ihlas üzere ol. Her an sana halkın değil Hâlikin nazar etmekte olduğunu düşün.
Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
“Ancak içlerinde ihlas sahibi kullarım müstesna” (Sâd sûresi, Âyet: 83)
Peygamber-i Zîşan Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:
“Dininde ihlâs üzere ol, az amel seni ihyâ eder.” (Sâd sûresi, Âyet: 83)
Hasan-ı Basrî Hazretlerinden rivayet ediliyor ki:
ALLAH’ın Rasûlü buyurmuştur ki: Cenâb-ı Hakk ferman ediyor: “İhlas, benim sırlarımdan bir esrardır, onu kullarımdan sevdiklerimin kalblerine koyarım.” (Hadîs-i Kutsî, Kazvîni)
İlim okumak tohum, amel etmek ziraat, bunların suyu ise ihlastır.
İnsanlar görmesin diye ameli terk etmek riyâdır, insanlar görsün diye amel etmek te şirktir,
ihlas ise; ALLAH’ın seni bu felâketlerden korumasıdır. Elhubbu fillâhi ve’l buğzu fillâhi minel iman: Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur “ALLAH için sevmek ve ALLAH için buğzetmek imandan bir şûbedir.” (Buhari, İman: 1, Ebu Davud, Süne: 2)
Tahdis-i nimet: Cenâb-ı Hakk’a karşı, vermiş olduğu nîmetlerin şükrünü edâ edebilmek için, kul âzamî derecede ubûdiyyet vazifesini îfâ etmekle mükelleftir.
Takva: ALLAH’tan en çok korkan, takva sahibidir.
Kader: Kula ezelde takdir edilen şeylerin ALLAH’tan geldiğine inanıp, teslim olması.
Tevhid: Lisanen ikrar ve kalben tasdîk ile İslâm’ı tesis eden iki cümle-i şerîfedir. Lâilâhe illALLAH İslâmın etemmi; Muhammedürrasûlüllah mütemmimidir. Biri ikrarı vahdet diğeri ise tasdik-i risalettir.
Hakk: Doğru, gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Mutlak Hak, kendi zât-ı ile var olan hakiki mevcuttur ki, her hak olan mevcûd da hakikatini O’ndan alır. Buna göre sözlerin en doğrusu ve en hak olanı “Lâilâhe illALLAH, ALLAH’tan başka ilah yoktur.” sözüdür. Çünkü gayr-ı için değil ALLAH’ın zâtı için bu söz ezelî ve ebedî olarak doğrudur ve haktır. Sıddîkler ise O’ndan başka hiçbir şeyi görmezler. Bunun için O’nun varlığına ve kudretine yine O’nu şahit ve delil gösterirler.
Teslim ve itikat: ALLAH’ın takdîrine teslîmiyetle râm olmak, sıdk ve ihlasla gönülden tasdîk ederek Cenâb-ı Hakka inanmak ve iman etmektir.
Tefekkür: Cenâb-ı ALLAH’ın kâinatta yaratmış olduğu şeyleri düşünmek.
ALLAH’a tevekkül: Her kim Hakk’a tevekkül ederse ALLAH ona kâfî ve nâfidir, en çok menfaat verendir. Sebebe tevessül tevekküle mâni değildir. Râsûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerine bir a’rabî gelerek ‘Yâ Muhammed (s.a.v.) ! Devemi bağlayıpta mı Hakk’a tevekkül edeyim; yoksa bırakıpta mı tevekkül edeyim?” diye sorduğunda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, “Evvelâ deveni bağla sonra Hakk’a tevekkül et,” buyurdular.
Huşû: Cenâb-ı Hakk’ın haşyeti ilâhiyesinden gelen, manevî bir zevktir. Bu da ibadetin âdabına riayet etmekle zuhûr eder.
Recâ: Mü’min me’yûs ve mahzûn olmayıp Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümîdini kesmemelidir. Nitekim Cenâb-ı ALLAH hadis-i kutsî’de, “Rahmetim gadâbımı geçmiştir.” buyurdu.
Şükür: Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu âzâ ve cevahiriyeni, mâ-hulika lehu, sarf etmektir. Yani, ALLAH’ın sana verdiği cesette görünen veya görünmeyen bütün uzuvlarını, Yaratanın rızası yolunda kullanmandır.
Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor; “Şükrederseniz, ben de nimetimi ziyade ederim.”
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor;
“İman iki şûbedir: Bunların birisi; günahların işlenmesinden sakınmak için sabırdır, diğeri; itaat-i ilâhiyeden ibaret olan şükürdür.”
Şükrün üç şûbesi vardır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, cihad etmek, abdest almak gibi bedene taallûk eden bedenin şükrü; Kur’an okumak, istiğfar etmek, salât u selâm getirmek, dua etmek, ALLAH’ın emrini tebliğ etmek gibi lisana taallûk eden lisanın şükrü; bunlardan daha mühim olan kalbin şükrü vardır ki, bir lahza gaflete düşmeden ALLAH’ı zikretmektir. Bu da kalbin zikridir.
Sabır: Sabır üç nev’îdir:
1. Belâlara sabır: ALLAH (C.C.) ’dan gelen belâ ve musibetlere ancak sabretmekle muvaffak olunur. Sıkıntı ve meşakkatlere karşı sabredemeyen helâk olur gider.
2. Mâsiyetlere sabır: Bir mü’min kendisini, günahlar karşısında ancak sabırla koruyabilir. Sabır ve tahammülü olmayan günahlara dalar gider.
3. İbadete sabır: Bir müslüman ancak sabır etmekle ibadet yapabilir. İbadet ve taatı olmayanın sabrı da yok demektir. Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır.
Cenâb-ı ALLAH (C.C.) Kur’an-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyor :
“Muhakkak ALLAH sabredenlerle beraberdir.”
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “Sabredenler zafere ulaşır.”, “Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir.”, “Sabır ve tahammül, rahatlık ve sevincin anahtarı olduğu gibi, dünyaya rağbet etmeyip kanaat etmekte zenginliktir.” buyurmuşlardır.
